İran İslam Cumhuriyeti Anayasası ve Şerhi                 


İran İslam Cumhuriyeti Anayasası ve Şerhi

 ÖNSÖZ

Anayasa, bir ülkenin siyasî düzenini ve yönetiminin temel kurumlarını belirler, düzenin dayanağı olan düşünsel temelleri ve tahakkuk ettirmeye çalıştığı yüce amaçları açıklar.

Fransa gibi laik ve demokratik Avrupa devletlerinde düzen, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” kavramları üzerinde temellenir. Bu kavramlar devletin din-dışı olduğunu göstermekle birlikte, soya, ırka ve dine dayalı ayrımların da gözetilmeyeceğine işaret eder (bkz: Fransa Anayasası 1 ve 2. maddeler).

Bir devletin anayasal ilkeleri, o toplumun tarihsel serüveninin ürünüdür. Örneğin, Fransız Anayasası’nın yukarıda sözü geçen maddeleri, bu ulusun Ortaçağ’da toprak sahibi asilzâdelerin (aristokrasi) hâkimiyetinde olmasının ve bunların da kendi soylarının dışında kimseyi yönetime ortak etmemelerinin bir sonucudur. Kilisenin devlet idaresindeki etkin konumu ve maddî olanakların genişliği de devrim sonrası Fransız Anayasası’ndaki laiklik maddesine yol açmıştır.

 Gerçi aristokrasinin veya kilisenin yerini kimin aldığı sorusu öneminden bir şey kaybetmiş değildir. Günümüzde toprak, iktisadî zenginliğin oluşumunda belirleyici olma özelliğini yitirmemişse de, sermayedârların, devlet adamlarının iktidarının görünmez fâilleri oldukları, hatta ahlâkın ve yeni sözde dinlerin oluşumunda bile etkin oldukları bilinen bir gerçektir.

 Demokratik ülke anayasalarındaki din ve vicdan özgürlüğünü koruyan maddeler, bu ülkelerin insan severliğinden ziyade, yükselen kapitalist sınıfın eski hâkim sınıfların elindeki silahları alıp kendi menfaatlerine kullanma gayretinin göstergesidir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, hiçbir anayasayı o ülkenin kendine has olan tarihî ve kültürel zemininden soyutlayarak ele alamaz, farklı bir toplum için örnek gösteremeyiz.

 İslâm dini, hakka ve adalete dayanan yöneticilerin salâhiyetine vurguda bulunan hükümlerle doludur. Dolayısıyla, bir halkın kendi yönetiminin İslâmî bir devlet olup, bu sayede yöneticilerin âdil kişilerden oluşmasını ve yaşamın maddî ve manevî hedeflerine daha kolay ulaşabilmeyi istemelerinden daha doğal bir şey olamaz. İşte bu yüzdendir ki İran halkı, 1979 İslâm İnkılâbı’ndan sonraki 80 referandumunda %97 oranındaki bir onayla dini hükümete kabul oyu vermiştir.

 İranlıların gözünde, devletin yüksek ahlâkî idealleri gerçekleştirmesi, genel refahla birlikte adaletin ikâme edilmesi ve ülkenin bütün boyutlarıyla ilerlemesi, İslâm ile hükmetmekle aynı anlama gelmektedir.

 Maddî anlamda çok gelişmiş olan kapitalist toplumlardaki değerler buhrânını gördüğümüzde anlıyoruz ki bu toplumlar, hayatın hedefi ve anlamına dair bütüncül bir fikrî-felsefî nizâm, toplumun çoğunluğunun benimsediği bir ahlâkî değerler manzûmesi oluşturabilmiş değillerdir.

Yeryüzünde insanı özgürleştirerek, onu her dönemin kendine has sıkıntısını göğüsleyebilecek, sorumlu bir kişi hâline getirmeyi hedeflemeyen hiçbir ekol yoktur. Sırf bu yüzden bile diyebiliriz ki zamanından dine pek sıcak bakmayan ülkeler bile artık dine dönüş yaşamalı, anayasalarında dine de yer ayırmalılar.

 Günümüz devletlerinde eksikliği hissedilen bir konu da önderlik (rehberlik) konusudur. Bir önderin varlığı şu iki nedenden ötürü gereklidir:

 1. Bir halkın amaçlarının, işlerinin intizâmının teşekkülü açısından. Açıktır ki bu amaçların belirlenmesi o toplumda hâkim olan değerler sistemince sağlanır. Eğer bir toplumda çoğunluk tarafından benimsenen bir değerler sistemi yoksa o toplumun manevî bir ülküsü de olmayacaktır.

 2. Bazen de bir ülkede, anayasada bile öngörülmemiş durumlardan kaynaklanan sorunlarla yüzleşebilmektedir ve bu durum sorunun çözümü için farklı bir yetkili mercinin varlığını ihtiyaç haline getirmektedir.

 Bu tür sorunlara örnek olarak hizipsel farklılıklardan ve uluslararası politikadaki farklı yaklaşımlardan kaynaklanan, devletin resmî organları arasındaki ihtilâflar gösterebilir.

 Elbette bu tür sorunlarla her ülkede karşılaşılmaktadır. Anayasada önderlik kurumuna yer verilmediği takdirde, cumhurbaşkanlığı makamı gibi farklı bir birim, söz konusu sorunların çözümüzü uhdesine alır. Ama bu tür bir çözüm, kuvvetler ayrımı ve bu kuvvetler arasındaki işbirliği prensibine zarar verebilir. Rehber veya rehberlik şûrâsının üyeleri bilge ve hâkim kişilerden ve halkın seçtiği kimselerden olmalıdır.

 İran İslâm Cumhuriyeti’nde rehberlik makamı ihdâs edilmiştir. İran İnkılâbı’nın kültürü, İslâm kültürü olduğundan rehber, yüksek bir ilmî seviyeyi hâiz olmakla birlikte, siyasî yeterliğe ve yöneticilik vasfına sahip, cesur, zamanın icaplarına vâkıf din bilginleri arasından halk veya halkın seçtiklerince seçilir (ileride bu konu detaylarıyla ele alınacaktır).

 Elinizdeki kitap dört bölümden oluşmaktadır. İlk önce farklı siyasî rejimler ile bu rejimlerin güçlü ve zayıf taraflarından bahsedeceğiz. Sonra İslâm Cumhuriyeti olgusunun fikrî temelini, devletin işleyişini, şeklini, yasama-yürütme ve yargı organlarını ve kanunlarının mâhiyetini inceleyeceğiz.

 İkinci bölümde ise devletin görevlerinden ve milletin haklarından bahsedebilecek ve anayasa ışığında kişisel ve toplumsal özgürlük meselesi incelenecektir.

 Üçüncü bölümdeyse, iktisadî düzen sorununa değinilecek, Anayasa’nın İslâmî hükümlere dayanan kanunları üzerinde durulacaktır.

 Dördüncü ve son bölümde ise denetim (nezâret) meselesi ele alınacak, milletin devlete ve aynı şekilde de devletin kendi organlarına ve millete nezâreti, konunun önemine binâen müstakil olarak incelenecektir.

 Bu kitabın ortaya çıkmasını sağlayan dostum İslâmî Araştırmalar-Kültür ve İslâmî İlişkiler Kurumu Başkanı Adaletnejâd’dır. Faydalı düşüncelerini esirgemediği için kendisine ve emeği geçen diğer dostlarıma teşekkürü borç bilirim.

 I. BÖLÜM: İSLÂM CUMHURİYETİ’NİN NİTELİĞİ VE YÖNETİM ŞEKLİ

 Giriş:

 Temel hukuk biliminin başlıca problemlerinden biri, toplumun siyasî gücü, diğer bir ifadeyle yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkinin mâhiyeti ve biçimidir. Gücün kökeni ve doğası, politik gücün kullanılma tarzı temel hukuk çalışmalarının önemli meseleleridir. Bu soruların cevaplandırılmasından sonradır ki sıra hukuka ve yöneten-yönetilen arasındaki karşılıklı haklar meselesine gelir.

 Bu çalışmadaki asıl amacımız, günümüzdeki ve tarihteki devletlerin işleyiş biçimlerini etraflıca incelemek değil, İran İslâm Cumhuriyeti’ni tanıtmaktır. Söz konusu amaca ulaşmak için, gerektiği ölçüde diğer siyasî rejimlerden ve ilgili konulardan bahsedileceğiz. Bu doğrultuda önce şu üç rejimi ele alacağız:

 Rejim Çeşitleri:

 A) Monarşi:

 Bu tür rejimlerde, şah veya kral unvanlı bir kişi toplumun bütün siyasî kudretini kendi uhdesinde bulundurur. Kralın kişisel iradesi, toplumun iradesi sayılır. Genellikle bu tür kişiler, her ne kadar iktidarlarını askerî kudret veya politik desiselerle ele geçirmişseler de, saltanatlarının devamı için tabiat ötesi nedenlere tevessül eder, bununla da halkın rızasını elde etmeyi hedeflerler. Dinî inançların bu yönde istismar edilmesi, değişik şekillerde gerçekleşmiştir.

 Bu yollardan birisi, kralların kendilerini tanrılaştırmaları ve halktan da ibadet derecesinde itaat beklemeleri idi. İkinci bir şekilse kendilerini Tanrı tarafından görevlendirilmiş memurlar saymaları idi. Bunu sağlamak için ise din bilginlerinden faydalanıyorlardı. Sonuncusuysa, kendi saltanatlarını kaderin bir zorunluluğu olarak dayatmaları idi.

 Bütün bunlar gösteriyor ki sultanlar ve krallar, insandaki fıtrî tapınma duygusunu suiistimal etmişler, tebaalarının gönüllerinin de sultanı olmayı dilemişlerdir. Bunu gerçekleştirmek için de kendilerine göbekten bağlı saray mollâlarını işe koşmuşlardır. Bu rejimlerin temelinde kaba kuvvet bulunuyordu; ama hükümdarlıklarının sürekliliği ve “rıza üretimi” için dine ihtiyaç duyuyorlardı.

 B) Aristokrasi:

 Daha çok felsefecilerin eserlerinde ve kadîm toplumlarda görülen bu yönetim biçiminde o topluluğun büyükleri ve bilgeleri yönetim erkini ellerinde tutuyorlardı. Diğerleri ise bunların tâbîsi konumunda idiler. Eğer bu asilliğin ölçüsü servet ve ırk kabîlinden maddî değerler değil de, bilgi ve erdem benzeri değerler ise bu Eflâtûn’un “filozof-krallar”ın yönetimi düşüncesi ile aynı şey olmuş olur ki bu çeşit bir idare demokratik yönetime yaklaşması açısından nispeten tercih edilebilir bir rejimdir.

 Aristokratik rejimlerde yönetici tabakanın seçimle mi geldiği yoksa kendi sınıfına dayanarak mı gücü elde ettiği soruları bu idarenin meşrûiyetini tayin etmede belirleyicidir. Ne yazık ki tarih boyunca maddî ve ekonomik ölçütler, ilmî ve ahlâkî kıstasların önüne geçmiştir. Sonuçta ise aristokrasinin monarşiden farkı kalmamıştır.

 C) Demokrasi:

 Bu rejimde halkın kendisini yönettiği varsayılır. Rejimin temeli halkın özgürlüğüne ve kendi kaderine hâkim olması gerektiği ülküsüne dayanıyor olduğu iddiasıdır. Hiçbir kişinin veya sınıfın siyasî hukuk açısından öncelik sahibi olmadığı kabul edilir. Halkın dışında bir gücün halkı yönetmesi insan tabiatına aykırı ve doğal hukuka aykırı bulunur. Halk devlet için değil, devlet halk içindir. Devlet halkın özgürlüğü, refah ve mutluluğu için bir araçtır sadece.

 Dolayısıyla, demokratik unvanını hak etmesi için bir rejimde iki özellik aranır: Halktan kaynaklanması ve onun hizmetinde olması. Demokratik rejimler, doğrudan demokrasiler ve dolaylı (temsilî) demokrasiler olmak üzere ikiye ayrılır. Nüfusun çokluğu yüzünden günümüzde, doğrudan demokrasi uygulaması mümkün değildir.

 Elbette dolaylı (seçim yoluyla) demokrasinin tercih edilmesinin yegâne sebebi yalnızca nüfusun kalabalık olması değildir. Sosyal, ekonomik, siyasî ve bilimsel işlerin modern zamanlarda aldığı karmaşık biçim de bunda etkendir.

 Hayat ne kadar sade olursa halkın genelini yönetimde etkin olması da o oranda kolaylaşır. Aksi durumdaysa halk, gereken bilgiye ve yeterliğe sahip olmayan bir kısım insanı seçerek bunları kendi temsilcileri olarak atar. İşte bu durum, demokratik rejimi bilgelerin ve erdemlilerin yönetimini öngören aristokratik yönetime yaklaştırır. Elbette dolaylı demokrasinin de zayıf noktalarının olduğu bilinmektedir.

Toplumlarda sayısal üstünlüğe sahip olmakla birlikte kitleler aynı imkânlar açısından geniş zenginliklere sahip olan azınlıklarca değişik şekillerde yönetimden uzak tutulurlar. Bu durumda demokrasiden geriye kalan sadece bir isimdir. Başka bir deyişle azınlığın çoğunluğa olan hâkimiyeti, aristokrasi adıyla değil de demokrasi adıyla sağlanır. Aradaki tek fark, eski aristokratların toprak sahibi, yeni elitlerin ise sanayi ve ticarete hâkim olan kapitalistler olmalarıdır.

 Kuşkusuz şu nokta inkâr edilemez ki demokratik rejimler bu kusurlarına rağmen düşünce özgürlüğüne ve değişik siyasî partilerin varlığına izin vermeleri nedeniyle hâkim sınıfların eleştirisini de mümkün kılmaktadır. Bu durum, toplumun ilerlemesine az da olsa olanak sağlar.İşte bu yüzden, günümüzde demokratik rejimler diğer rejimler karşısında daha çok tercih edilir konumdadırlar. Zamanımızda demokratik rejimler dört temele dayanır: ulusal hâkimiyet, kuvvetler ayrılığı, bireysel hukuk ve anayasa hâkimiyeti. Demokratik rejimlerde ayrıntıları aşağıda açıklanacak olan şu özelliklere rastlanır:

 1. Bütün toplumların katılımı: Halkın tamamı hiçbir sınıfsal imtiyaz göz önüne alınmadan, en azından yasayla ilgili konularda yönetime katılma, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

 2. Özgürlüklerin tanınması: Özel, genel ve temel hakların tazmini ve bu şekilde halkın fikirlerini özgürce ifade edebilmeleri ve siyasî partilere katılabilmeleridir.

 3. Siyasî çeşitlilik: Bu özellik siyasî özgürlüğün pratik sonucudur.

 4. Çoğunluğun yönetimi ve azınlığa saygı: Bu şekilde muhalefet de yapıcı eleştiriyle yönetime katılmış olur.

 5. Halkın eşitliği: Bu ülkünün bir toplumda ne oranda gerçekleştiği, o toplumdaki demokratikleşme derecesini gösterir.

 6. Gücün tekelleşmesinin dağıtım yoluyla engellenmesi: Gücün tek elde toplanması toplumda ayrılığa yol açar. Bu yüzdendir ki devletin organları arasında kuvvetler ayrılığı yoluna gidilmiştir. Kuvvetler ayrılığının yanında siyasî erkin farklı kişiler arasında paylaştırılması ve görev süresinin sınırlandırılması gücün tekelleşmesini engeller.

 Günümüzde, devlet aygıtının ve onun siyasî, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarının karmaşıklığı yeni bir uzmanlar grubunun varlığını gerektirir ki bu teknokratlar sınıfı seçilmişlerden farklı bir hüviyet arz eder. Bunlar seçilmemiş olmalarına rağmen, rejimler bu kişilerin görüşlerine başvurmak zorundadır. Bu görüşlerin toplumun genel maslahatına zıt olmaları ihtimali ve fiilî olarak seçilmemiş kişilerin halkı yönetiyor oluşu demokratik rejimin bir zaafıdır.

 Demokrasinin Tarihsel Seyri:

 Demokrasinin son yüzyıllardaki tarihine baktığımızda üç tür demokrasi ile karşılaşırız:

 1. Bireyin önceliğine Dayanan Demokrasi (Liberal Demokrasi):

 Bu rejimde asıl olan birey ve onun özgürlükleridir. Toplum, bireylerin toplamından oluşur. Bireylerin mutlu olması durumunda toplum da mutlu olur. Bu anlayışa göre en güzel yönetim halkın işlerine en az karışan yönetimdir. Devletin görevi düzenin ve asayişin sağlanmasından ibarettir. Bireyler kendi doğal arzularına ve yeteneklerine uygun olarak kendi aralarında rekâbet halindedirler ve bu durum toplumun genelinin rüştünün ve refahın garantisidir. Pazarın kanunları toplumun kontrolü için yeterlidir.

 Siyasî ve toplumsal faâliyetlerde ise hiçbir topluluğun veya bireyin diğerleri karşısında bir ayrıcalığı bulunmaz. Herkesin yönetime katılımı eşit düzeydedir. Kanunlar toplumun çoğunluğunun iradesinin mazharı olarak görülmekle birlikte, çoğunluğun azınlığa olan hâkimiyeti bütün toplumun onayına dayanır. Birey, özgürlüğünden feragat ederek toplumsal bir anlaşmaya katılmış olur. Bu sözleşme yazılı olmamakla birlikte cârîdir. Bütün bu anlatılanlar demokrasinin ideal şeklidir.

 2. Sosyalist Demokrasi:

 Liberal demokrasi tarihsel serüvenin sonunda mülk ve kudret sahiplerinin özgürlüğü kendi tasarruflarına almaları sonucunda, hâkim güçlerin bir aleti olma mesâbesine inmiş, geniş halk kitleleri, bu görüşler karşısında özgürlüklerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Fakat bu sefer köle sahiplerinin köleleri değil de kapitalistlerin işçileri olmuşlardır. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler sonucunda büyük fabrikalar küçük işletmelerin iflasına neden olmuş, bu işletmeler büyük fabrikaların işçileri haline gelmişlerdir. Sonuç olarak büyük sermayenin tekelleştiğini görürüz. Bu durum karşısında liberal anlayışın halkın çıkarını sağlamak için piyasaya müdahale etme şansı bulunmaz.

 Bireysel hak ve özgürlüklerden yola çıkan liberalizmin yol açtığı bu sorunların düşünürleri yeni çözüm yolları aramaya zorlaması kaçınılmazdı. Ne yazık ki bu tür durumlarda insanın aklına gelen hal çaresi sorunun tam karşıtı olmaktadır. Çözümün daha iyi olacağının garantisi de bulunmamaktadır. Marksist sosyalizm bu soruna çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Marksist sosyalizmde asıl olan birey değil toplumdur. Üstelik bu toplum anlayışı, işçilerin çoğunluğuna indirgenmiştir.

 Bu hayalî çoğunluk Marksist düşünürlerin tarihsel olayları yorumlamalarından elde edilmiştir. Egemenliği toplumun, daha doğrusu işçi sınıfının hakkı olarak görmüşler; bireyin kimliğinin sınıfsal konumunun bir yansımasından ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Her şey; hatta din ve felsefe, sanat ve edebiyat, bilim ve kültür ekonomik şartların ve sınıfsal ilişkilerin sonucu olarak görünüyordu.

 İnsan manevî yüceliğinden soyutlanarak, tümüyle maddî bir olgu şeklinde ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre ahlâkın erdemle ilgisi yoktur; maddî ve sınıfsal bir zorunluluktan ibarettir. Bireysel mülkiyet tümüyle reddedilmiş, devlet, ulusal iradenin temsilcisi olma iddiasındaki bir partinin eline geçmiştir. Pratikte ise demokrasi adı altında işleyen bir tür yeni despotizmdir.

 Birkaç doğu ülkesinde on yıllarca hüküm süren sosyalist tecrübede din, felsefe, ahlâk, şiir ve sanat ekonomi tapınağında kurban edildi. Söz konusu ülkelerin ekonomik yoksullukları ve geri kalmışlıkları istibdadın demir perdesini yıkarak bu tür rejimleri ortadan kaldırmıştır. Çin gibi diğer bir kısım ülkeler ise ani değişimden çekindikleri için daha dikkatli bir şekilde, bireysel ve ekonomik özgürlüklere yavaş yavaş izin verme yolundadırlar.

 3. Yeni Demokrasi:

 Yeni toplumsal sorunlardan kaynaklanan ve sosyalizmin câzip sloganlarının gündeme getirdiği problemler, liberal ülkeleri eski prensiplerinden vazgeçiri,p ekonomik girişimlerde bulunmaya zorlamıştır. Bunun sonuncunda devlet, yol yapımı, enerji üretimi gibi pek çok ekonomik girişimde bulunmuştur.

 Bunlara ilâve olarak toplumun değişik kesimlerini koruma amacıyla genel sağlık ve eğitim gibi alanlardaki hizmetler bedava verilmeye başlanmış, işçilerin korunması adına asgari ücret, asgari çalışma yaşı ve azami çalışma süresini belirleyen kanunlar çıkarılmıştır.

 Bu reformlar, devrimlerin ve toplumsal karışıklıkların önünü almış, var olanların ötesinde daha ideal bir toplumsal düzen görünmesinden başka türlüsü de düşünülememiştir.

 4. İslâm Cumhuriyeti:

 Bütün bu anlattıklarımızdan anlaşılan şudur: İster metafiziksel bir gerekçeye dayansın, ister bireyin veya toplumun önceliğine dayanan bir teoriye atıfta bulunsun bütün rejimler kendi sistemlerini akılcı ve faydalı görürler.

 İslâm Cumhuriyeti, günümüzdeki şekli ve mâhiyetiyle, tarihsel bir örneği bulunmamakla birlikte, diğer bütün rejimlerden aklî ve mantıksal olarak üstün olduğuna ve ikinci olarak insanın mutluluğunu sağlama açısından daha faydalı ve insanî olduğuna inanmaktadır.

 Elbette bu konunun ayrıntılarını kitabın ilerleyen bölümlerinde işleyeceğiz. Burada yapmak istediğimiz İslâm Cumhuriyeti modelini genel hatlarıyla ele almak ve zikrolunan hususları İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası’nda geçtiği şekliyle incelemektir.

 Devletin Kökeni:

 56’ıncı maddenin 5’inci faslında, “Milletin Egemenlik Hakkı ve Bundan Doğan Güçler” başlığı altında şöyle denir:

 “Dünya ve insan üzerinde mutlak egemenlik hakkı Allah’ındır. O, insanı toplumsal yazgısına egemen kılmıştır. Hiç kimsenin insandan bu ilâhî hakkı alma yetkisi yoktur. Yine bu hakkı belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet etmek amacıyla da kullanamaz. Millet, Allah vergisi olan bu hakkından ileride belirtilen maddelere uygun olarak yararlanır.”

 Bir şeyin gerçek hâkimi ona sahip olandır. Evren, Allah tarafından yaratıldığı için O’nun yönetimi altındadır. Bu mâlikiyet, uzlaşımsal ve itibarî değil, gerçektir; hiçbir şey O’nun kudretinden bağımsız olarak var olamaz. Öyle ki insanın özgürlüğü “zorunlu” bir özgürlüktür. Daha güzel bir ifadeyle insan iradesi, ilâhî iradenin boylamında, ilâhî iradenin “sonucu” olarak vardır.

 Dikkat edilmesi gereken bir nokta da tarih boyunca bütün diktatörlerin bu kader inancına atıfta bulunarak kendi meşrûiyetlerini ispat etme ve bu doğrultuda kendilerine bağlı din adamlarını kullanma yönünde çaba sarfetmiş olmalarıdır. Ama tarihin şahitliği ve kutsal kitapların, özellikle de Kur’ân-ı Kerîm’in sarih beyânından anlaşılan bütün peygamberlerin zâlimlerin iddialarını reddetmiş olduklarıdır.

 Peygamberler halkı zâlimlere/diktatörlere itaat etmeye değil Allah’a kulluk etmeye davet etmişlerdir. Halk da peygamberlerin davetinin aklî olması nedeniyle onlara iman etmiş, zâlimlerin sultasından ve yanlış fikirlerin zincirinden kurtulmuşlardır. Buna örnek olarak Hz. İbrâhîm (as) ve Hz. Mûsâ’nın (as), zamanlarının tanrılık iddia eden krallarıyla yaptıkları mücadeleleri gösterebiliriz. Kur’ân-ı Kerîm de Hz. Peygamber’in (saa) mü’minlerin ağır yüklerini kaldırdığını bildirmiştir.

 Zâlimlerin dinî inancı kullanması, dinin siyasetten arınması gerekliğine delil değildir. Bilâkis, bu düşüncenin suiistimal edilmesi, onun gücüne delâlet eder.

 İkinci olarak, şunu söyleyebiliriz ki bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de sadece Allah’ın işleri hakkında suâl edilemeyeceği bildirilmiştir. Kullar arasındaysa, hakların ve ödevlerin karşılıklı oluşu yasası geçerlidir. Bütün diktatörlerin üstünü örtmeye çabaladıkları yasa da budur.

 Devletin Mecrâsı:

  İlâhî hâkimiyet, servet, güç, ırk ve bu kabîlden maddî önceliklere dayanan farklılıklardan doğan ayrıcalıklara temelden karşıdır. İmâm Sâdık (as): “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittirler” buyurur. İmâm Alî (as) ise: “Kimse kimsenin kulu olmamalıdır. Çünkü Allah insanı özgür yaratmıştır” buyurmaktadır.

 Bu yüzden Anayasa’nın 58’inci maddesi, Allah’ın insanı, kendi kaderinin hâkimi olarak yarattığını ve hiç kimsenin kendi hâkimiyet hakkını bir bireyin veya grubun çıkarlarına hizmet etmekle sınırlandıramayacağını tasrih etmektedir.

 Sadece halk kendi kaderini tayin edebilir, kendi maslahatına uygun hareket edebilme özgürlüğüne sahiptir. Elbette bu ilke, halkın seçtiği bir rejimin halkın yararına olduğu anlamına gelmez; sadece seçme hakkına sahip olduğu anlamına gelir. Dinî bir toplumda, halkın istencinin İslâmî hükümlerin hâkim olması yönünde olacağı açıktır. Eğer halk kendi iradesiyle aksi yönde bir eğilim gösterirse, bunun dünya ve ahiretteki menfi sonuçlarına katlanır.

 Bu şekilde, demokrasi ve ilâhî hükümet kavramı, İslâm Cumhuriyeti nizâmında birleşir. Halk pratik olarak, kişilerin ve kavramların İslâmî ölçülerle mukayyet olmaları şartıyla, hükümet görevlilerini seçmek yoluyla ülke yönetimini eline almış olur.

 Bu tür bir rejimin tercih sebebi, diğer demokraside de çoğunluğun oyuna rağbet edilmekle birlikte, bu sistemde dinî kıstasların da yine halkın rızasına uygun olarak göz önüne alınmasıdır.

 Dinî olmayan demokrasilerde, sabit hiçbir hüküm yoktur ki halkın oyuyla değişebilir olmasın. Ahlâkî olarak seçim yoluyla en çirkin davranışlar bile mubah sayılabilir. Böyle bir toplumda, belli bir hüviyete sahip olunamaz, ahlâkî ve ilâhî değerler açısından istikrarlı bir düzenlemede bulunulamaz.

 Dinî demokrasilerde ise halk hem kendi inancıyla mutabık bulunduğundan, hem de yönetimin kendi seçtiği kişilerden oluşması açısından, içten gelen bir sevgiyle devletine bağlanır, onu korumak için fedakârlıktan çekinmez.

 Dinî ve halkçı bir rejim, yasama ve yürütme boyutlarında kendini gösterir. Biz bu konunun ayrıntılarını ileride ele alacağız.

 Rejimin Şekli (Cumhuriyet):

 İlâhî hükümetin aslî mahiyetinin halka dayalı olmasından söz ettik. Fakat bunu sağlamak için sabit, değişmez bir yönetim şekline sahip olmadığımızı hatırlatmak isterim. Her zamanın ve mekânın müslümanları, ilâhî hükümeti gerçekleştirmek için, kendilerine has koşulları dikkate alarak en uygun yönetim şeklini uygulayabilirler. İran halkı, Cumhuriyet rejimini, 1979 yılındaki referandumda benimsedi ve anayasasına geçirdi.

 II. BÖLÜM: İSLÂM CUMHURİYETİ’NİN TEMELLERİNİN YAPISI:

 Devlet Güçleri:

 Anayasanın 57’inci maddesi gereğince: “İran İslâm Cumhuriyeti’nde egemen güçler; yasama, yürütme ve yargı güçleri olup, velâyet-i emr ve imâmet-i ümmet denetiminde bu kanunun ilerideki maddeleri uyarınca işlev kazanırlar. Bu üç güç bir birinden bağımsızdır.” Başka bir deyişle ülke işleri üç alanın dışında düşünülemez: Bir iş ya kanun koyma alanındadır, ya ihtilafların çözülmesi ve cezalandırma alanındadır veyahut yürütme alanında.

 Yasama gücü, kanun koyma yetkisini hâizdir. Kanunlar, ya gerçek veya tüzel kişiler (örneğin şirketler) arasındaki ilişkileri düzenler. Veyahut da devletin vazifeleri ve yürütme alanında (örneğin ülke güvenliği, vergiler, dış ilişkiler vb) ya da yargı gücü vasıtasıyla suçluların cezalandırılması alanında uygulanırlar.

 Güçler Ayrımı:

 Güç, her ne kadar gerçekleşmesi maslahat olan işler için gerekliyse de, kontrol edilip doğru biçimde yönlendirilmediği takdirde fesada yol açar. Bununla birlikte, gücün önüne sadece güçle geçilebilir. Güç sahiplerinin milletin menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri vaaz ve nasihatle sağlanamaz. Güç, her türlü durumda denge bozulmayacak şekilde paylaştırılmalıdır. Bunu sağlamak için demokratik rejimlerde güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir.

 Teorik olarak güçler ayrılığı yoluna gidilmesi, pratikte bu güçlerden birinin baskın olmasına ve sonuçta gücün tekelleşmesine yol açılmasına engel değildir. Bunu engellemek için her güce bir nezâret ve kontrol organı düşünülmüştür. Örnek olarak yasama organına bağlı olup yürütmeyi kontrol eden İnceleme Kurumu’nu verebiliriz. Bu yüzden Montesque’cu mutlak güçler ayrımından ziyade, nispî ve birbirlerini tamamlar mahiyette bir güçler ayrımını tercih ediyoruz.

 Günümüz demokrasilerinde, ister güçler ayrımına daha fazla önem verilen başkanlık sistemini benimseyenlerinde, ister parlamenter olanlarında bir çeşit “güçler arası yardımlaşma ve ilişki” gözlenmektedir.

 Sözgelimi yargı organı, yürütme gücünün üyelerinin tayininde, bazı yüksek rütbeli görevlilerin atamalarının teyidinde ve dış ülkelerle ilişkilerde yürütme organına müdahalede bulunur.        Bütün bunlar kontrol mahiyetindedir. Biz bu müdahalelere mesela Meclis’in Cumhurbaşkanı tarafından feshi veya bakanların Meclis tarafından görevlerinden azledilmeleri gibi durumlarda karşılarız.

 Diğer yönetimlerde genellikle yargı organının başkanı bir bakan (Adalet Bakanı) iken İran İslâm Cumhuriyeti’nde yargı organının başkanı, diğer organlardan tamamen bağımsız olup Rehberlik Makamı tarafından tayin edilir. Cumhurbaşkanı da cezaî sorumluluk sahibidir. Fransa’da Cumhurbaşkanı vatana ihanet ithamında Meclis tarafından üyeleri iki meclisin temsilcilerinden oluşan Yüce Adalet Divanı’na sevk edilir ve muhakeme olunur.

 Bütün bu söylenenler, güçler ayrılığı prensibinin inkârı değil, düzenlenmesi mahiyetindedir. Bu da göstermektedir ki bu güçler esasında birbirlerinden ayrı ve bağımsız olsalar da bir çeşit yardımlaşma ve ilişkiyi sürdürmektedirler.

İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası’nın 57’inci maddesinde ve ilgili diğer maddelerde güçler ayırımı prensibi benimsenmiştir. Fakat yukarıda gösterdiğimiz gibi güçler arasında yardımlaşma ve nezâret de öngörülmüştür. Bunun yanı sıra üç organ arasındaki ihtilaflarda sorunun çözümü Rehberlik Makamı’nın uhdesindedir. İran İslâm Cumhuriyeti’nde özel bir konuma sahip olan Rehberlik Makamı hakkında ilerleyen sayfalarda bilgi vereceğiz. Bu durum, üç organın birbirlerinden bağımsızlığının, diğer rejimlerden daha fazla belirgin olmasını sağlamıştır. Sözgelimi Cumhurbaşkanı, Meclis’i feshedemez, Meclis de Cumhurbaşkanı’nın yetersizlik yüzünden azledemez. Hatta Yüce Divan’ın tek başına Cumhurbaşkanı’nın görevlerini yerine getirmediği yönündeki görüşü bile Cumhurbaşkanı’nın azledilmesi için yeterli değildir. Rehber ülke maslahatlarını göz önünde bulundurarak Cumhurbaşkanı’nı görevinden alabilir veya bu kararını erteleyebilir. Bu düzenleme, siyasî istikrarın sağlanması ve güçler arasındaki işbirliğinin elde edilmesi açısından daha elverişli bir ortam yaratmakta, söz konusu organlar ve siyasî partiler arasındaki gereksiz tartışmaları da engellemektedir.

I. Rehberlik Makamı:

İslâm Cumhuriyeti, halkının Yaratıcı tarafından kendi kaderine hâkim kılındığı ve bu yetkisini Anayasa’da belirlenmiş ölçüler çerçevesindeki bir nizâmla, özgür olarak gerçekleştirdiği bir rejimdir. İran İslâm Cumhuriyeti, ilâhî ve halkçı bir rejim olduğundan, halk yasama ve yürütme alanlarında ülke işlerini ilâhî hidayetin gölgesinde idare etmektedir.

Açıktır ki, şer’î kanunların sadece var olması, bunların uygulanmasını sağlayacak bir yönetimin ve organın olmaması durumunda pratikte fayda sağlamaz. Bu yüzdendir ki Peygamberler (as), ilâhî hükümlerin tebliği ile yetinmemişler, halktan “itaat” istemişler, fırsat ve imkân bulduklarından Hz. Mûsâ (as) ve Hz. Muhammed (saa) örneğinde olduğu gibi siyasî bir organizma tesis etmişlerdir. Dikkati çeken bir başka husus da Peygamberler (as) geçici yokluk dönemlerinde bile, yerlerine dinî ve sayasî ihtilafları engellemeleri için vekil atamışlardır. Hz. Mûsâ’nın (as) ilâhî davete uyarak Tûr Dağı’na çıkması süresince (40 gün) yerine Hz. Hârûn’u (as) bırakması, Hz. Peygamber’in (saa) Tebûk Seferi’ne giderken İmâm Alî’yi (as) Medîne’de bırakması ve ona “Senin benim nezdimdeki konumun Hârûn’un Mûsâ nezdindeki konumu gibidir, ama benden sonra peygamber yoktur” (Allâme Meclisî, Bihâru’l-Envâr,V, 69) buyurması hep bu duruma örnektir. Gadîr-i Hum’da İmâm Alî’nin (as) hilâfete ilâhî emirle (Mâide/47) atanması da hükümetin doğrudan veya dolaylı olarak sadece ilâhî emirle meşrû olacağını göstermektedir.

İnsanların Masûm İmâm’a ulaşamadıkları zamanda, yürütme işlerini nasıl halledecekleri sorunu tartışılmıştır. Şîa itikadınca, Masûm İmâm’ın pek çok yetkisi kendisine münhasır olmakla birlikte, toplumun idaresi, dinî merceiyet, ilâhî hükümlerin tefsiri gibi alanlar daha düşük bir satıhta olmakla birlikte, ilmî ve amelî yeterliliğe sahip insanlar tarafından üstlenilebilir.

I. I. Rehberliğin Şartları:

Toplumun rehberliği, ilmî ve ahlâkî yönden İslâm Peygamberi’ne (saa) ve Masûm İmâmlar’a (as) en yakın olan kişi veya kişilerce üstlenilmelidir. Bu kişiler halk tarafından, İslâm hukukuna, siyasî ve toplumsal meselelere, zamanın şartlarına vâkıf olan kişiler arasından seçilmelidirler.

Anayasa’nın 5’inci maddesi bu konuda şöyle der: “Hz. Mehdî’nin (ac) gaybeti zamanında İran İslâm Cumhuriyeti’nde Velâyet-i Emr ve İmâmet-i Ümmet âdil, takva sahibi, zamanın şartlarını bilen, cesur, becerikli, tedbirli ve halk çoğunluğunun önder bilip kabul ettiği bir fakîhin uhdesindedir. Hiçbir fakîh bu çoğunluğu elde edemediği takdirde önder veya yukarıda zikrolunan şartları hâiz fakîhlerden meydana gelen Rehberlik Şûrâsı, 107’İnci maddeye uygun olarak ümmetin imâmeti görevini üstlenir.”

 “Rehberin Nitelik ve Şartları” başlığını taşıyan 109’uncu madde Rehberliğin şartlarını daha detaylı bir şekilde beyan etmiştir. Buna göre rehber:

1.              Fıkıhı ilgilendiren bütün konularda iftâ (fetva verme) için gerekli ilmî salâhiyete sahip olmalı,

2.              Ümmet-i İslâm’ın rehberliği için gerekli adalet ve takavâyı hâiz olmalı ve

3.              Rehberlik için yeterli siyasî ve toplumsal görüş, yiğitlik, yöneticilik ve güce sahip olmalıdır.”

a. İlmî Makam:

Fıkıh veya İslâm hukuku, ibadetler alanıyla sınırlı olmayıp hayatın diğer alanlarını düzenlemeye dönük hükümleri de ihtivâ etmektedir. Bu hükümler ıstılahta özel hukuk adı verilen alışveriş, kira, vekâlet, zemânet, rehin, muzarebe, borç gibi muamelata dair hükümleri ve genel hukuka ait olan ceza hukuku, idarî işler, devlet işleri, savaş ve barışı içermektedir. Her iki alanda da fıkhın söz hakkı vardır. Elbette şurası bilinmelidir ki bütün bu hükümler ayrıntılı bir biçimde Hz. Peygamber (saa) ve Masûm İmamlar (as) tarafından beyan edilmiş değillerdir. Masûmlar tarafından, müçtehitlerin içlerinden hüküm çıkardıkları genel usul ve kurallar bildirilmiştir. Müçtehitler, içtihat yöntemlerini kullanarak Kur’ân, Sünnet, akıl ve icmâ kaynaklarından yararlanmak suretiyle  yeni hükümler çıkarırlar.

Toplumun rehberi, aynı zamanda karşılaşılan yeni sorunların cevabını fıkıh kaynaklarından çıkarabilen bir müçtehit olmalıdır. Bu iki açıdan zorunludur: Birincisi, kanunların İslâm şerîatine intibakı açısından; ikincisi toplumun iç ve dış ilişkilerde karşılaştığı sorunlarda uzun ve kısa vadeli tutumun belirlenmesi açısından. Bu durumda belirlenecek strateji İslâm’ın genel prensipleriyle çelişmeyecek şekilde Rehber tarafından ortaya konur. 

b. Takvâ: 

İnsanın ilmî yeterliliği hangi düzeyde olursa olsun, eğer bu kişi, nefsanî arzularının esiri olmuşsa ilmin faydasını göremez ve buna ilâveten helak yönündeki ilerleyişini de hızlandırmış olur. Bu husus, toplumsal sorumluluk üstlenmiş kişiler açısından daha önemlidir. Makam sahiplerinin tarih boyunca gözlemlediğimiz siyasî ve ekonomik suistifadelere yol açmaları, bu kişilerin dürüst kişiler arasından seçilmelerini ve kendilerine tevdi edilen makamı bir emanet addetmelerini zorunlu kılmaktadır.

Adalet kelimesi, fıkhî bir ıstılah olarak kişiyi büyük günahlardan ve hatalardan bütünüyle alıkoyan, küçük hataların işlenmesi durumundaysa tövbe edip hatalarını tekrarlamaktan men eden ruhî bir özelliktir. Takvâ, Yaratıcı’ya itaatsizlik etmekten korkma anlamına gelir ki hemen hemen adaletle aynı anlamı içermektedir.

Rehber’in, adalet ve takvâ sıfatlarını hâiz olması gerekir ki milletin çıkarlarını her zaman göz önünde bulundursun, kendi çıkarlarını sadece Allah rızası yönünde arasın.

c. Fikrî ve Ahlâkî Ayrıcalık:

Rehberlik alanında, ilmî kifayet ve takvâ yeterli değildir. Rehber’in iç siyasetteki ve dış politikadaki sorunları derk edebilecek ve gelecek için öngörüde bulunabilecek bir düzeyde olması gerekir. Özelikle, iletişim araçlarının gelişimiyle dünyanın neredeyse küçük bir köye dönüşmesi, dünyanın bir ucundaki bir gelişmenin diğer ucunda yankılanması, totaliter güçlerin, teknolojik gelişmelerin de yardımıyla diğer ülkelerin ekonomik, siyasî ve kültürel bağımsızlıklarının daha da tehdit altına alındığı günümüzde, Rehber açısından siyasî ve toplumsal bilincin gerekliliğini daha da zorunlu hale getirmiştir.

Bu şartlar altında, millî birliğin sembolü olup siyasî bakış açısının keskinliği ve ruhî metanetiyle farklı düşünceleri teşhis ederek düşmanların plânlarını ifşa eden bir rehberin varlığı daha zorunlu bir hal almıştır.

I. II. Rehberin Tayin Yolu:

İslâm Cumhuriyeti, ilâhî - halkçı bir nizâm olduğu için, hiç kimse halkın doğrudan seçimi veya bilinçli temsilcileri yoluyla olmadan kendini halkın önderi ilan edemez.

Açıktır ki, Rehber’in intisâbı halkın seçimi yoluyla olduğu için halk Rehber’in gerekli şartlara uygun olmadığına karar verdiğinde veya başka birini bu makama daha layık gördüğünde fiilî rehberi azledebilir.

Anayasa’nın 107’inci maddesi Rehber’in tayini konusunda şöyle demektedir:

“Halkın ezici çoğunluğu ile merciyet ve rehberlik makamına getirilen Yüksek Taklit Makamı, evrensel İslâm İnkılâbı’nın Ulu Önderi ve İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Ayetullah İmâm Humeynî’den (ra) sonra rehber tayin etme görevi, halk tarafından seçilmiş olan Uzgörürler Kurulu’na (Hubregân Meclisi) aittir.

Uzgörürler Kurulu, Anayasa’nın 5’inci ve 109’uncu maddelerinde belirtilen şartları hâiz fakîhler arasında bir inceleme ve danışma yapar. Bunlar arasından fıkhî hükümler ile siyasî ve sosyal konularda üstün bilgiyi, Anayasa’nın 109’uncu maddesinde zikredilen özellikleri ve halkın onayını hâiz olanı Rehberlik için seçilir. Aksi takdirde yine onlardan biri Rehber olarak seçilir ve halka tanıtılır.

Uzgörürler tarafından seçilen Rehber, Velâyet-i Emr makamını ve onun getirdiği bütün sorumlulukları üstlenir. Rehber kanunlar karşısında ülkenin diğer vatandaşları gibi muamele görür ve kanun karşısında eşittir.”

111’inci maddede ise şöyle denilmektedir:

“Rehber kanunî önderlik ödevlerini yerine getiremez duruma gelir veya 5’inci ve 109’uncu maddede anılan şartlardan birini yitirirse ya da ilk baştan bu şartlardan bazısına sahip olmadığı anlaşılırsa makamından uzaklaştırılır. Bu hususun tespiti 108’inci maddede anılan Uzgörürler’in uhdesindedir. Rehberin ölümü, makamından uzaklaşması veya azli halinde Uzgörürler en kısa zamanda yeni bir rehber tayin etme ve halka tanıtma görevini yerine getirirler. Yeni rehberin tayin ve tanıtılma işlemine kadar Rehberlik görevlerini geçici olarak Cumhurbaşkanı, Yüksek Yargı Başkanı, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi ve Denetim Şûrâsı’nın bir fakîhinden müteşekkil bir şûrâ yürütür. Bu zaman zarfı içinde, bu şûrâ üyelerinden her birisinin herhangi bir nedenle görevini yerine getirememesi halinde Kurul, Denetim Şûrâsı’na üye fakîhlerin çoğunluğunun tasvibi ile başka bir kişiyi seçer ve görevlendirir.”

Böylece Rehberlik Makamı’nın ırsî veya fiilî rehberin seçimi yoluyla olmadığı anlaşılmaktadır. Rehberin seçimi, Uzgörürler Meclisi vasıtasıyla halk tarafından yapılmaktadır.

 Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki, Rehber, halkın vekilliğini yapan Meclis üyelerinin aksine ilâhî vekâlet sahibidir. Fakat gerekli şartlara sahip bir kişinin Rehber tayin edilmesi sadece halkın seçimi veya halkın bilinçli vekillerinin seçimi yoluyla olabilmektedir. Bu şekilde, istibdadın önü alınmış olur ve Rehber sadece ilâhî hükümlerce belirlenen görevlerle ve halka hizmet etmekle yükümlü olmuş olur.

I. III. Rehberlik Makamının Ödev ve Yetkileri:

110’uncu madde bu konuda şöyle demektedir:

 “Rehberlik Makamının ödev ve yetkileri şunlardır:

 1. Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne danışıldıktan sonra İran İslâm Cumhuriyeti’nin gelen politikasını saptamak.

 2. Rejimin saptanan politikasının doğru icra edilmesine nezâret etmek.

 3. Geniş soruşturma yetkisi.

 4. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın tayini.

 5. Savaş ve barış kararı almak ve genel seferberlik ilan etmek.

 6. Tayin, azil ve istifa kabulü.

         1. Denetim Şûrâsı’nın (Şûra-i Nigehbân) fakîhleri,

         2. Yargı Erkinin en yüksek makamları,

         3. İran İslâm Cumhuriyeti Radyo ve Televizyon Kurumu Başkanı,

         4. Genelkurmay Başkanı,

         5. İslâm Devrimi Muhafızları Başkomutanı,

         6. Askerî ve emniyet güçlerinin üst düzey komutanları

 7. Üç silahlı kuvvet arasındaki olası ihtilafları çözme ve aralarından irtibat sağlamak.

 8. Normal yollarla çözülemeyen rejim içindeki problemleri Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi aracılığı ile çözüme kavuşturmak.

 9. Kanunun öngördüğü şartları hâiz Cumhurbaşkanı adaylarının halkın onayı ve seçimi ile Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra mazbatasını imzalamak.

Bu kanunda belirtilen şartlara sahip olma açısından Cumhurbaşkanlığı adaylarının yeteneği seçimlerden önce Denetim Şûrâsı’nca ve ilk dönemde de Rehberlik Makamı’nca onaylanmış olması gerekir.

 10. 89’uncu maddeye dayanmak suretiyle ülke yararını gözeterek, Ülke Yüce Divanı (Divan-ı Âlî-i Kişver) tarafından kanunî ödevlerine aykırı davrandığına hükmedilmesinden yahut İslâmî Şûrâ Meclisi tarafından yetersizliğine karar verilmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nı görevinden azletmek.

 11. Yüksek Yargı Başkanı’nın önerisinden sonra İslâmî ölçüler çerçevesinde mahkûmların ceza sürelerini azaltmak ya da af kararı almak.

Rehber kendisine ait bazı ödev ve yetkileri başkasına devredebilir.”

Bu bentleri açıklarken şunu unutmamalıyız ki bu maddelerdeki sorunlar, İslâm Cumhuriyeti nizâmına has değildir, güçler ayrımını benimsemiş diğer devletler de yeni görüşlerin ışığında, bu üç kuvvet arasındaki meselelerin halli için bir danışma organına ihtiyaç duymaktadırlar. Öyle ki bu organın, kanundaki eksikliğin veya maslahata aykırılığın teşhis edilmesi durumunda, kanunun icrasına engel olabilmesi bile öngörülmüştür (örneğin bkz: 1985 Fransız Anayasası).

Bu meselenin çözümü için en uygun merci halkın seçtiği Rehber’dir. Sorunun ciddi bir buhran haline gelmesini engelleyecek odur. Fakat bu süreç, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi ile istişare etme yoluyla gerçekleşir (110’uncu maddenin 3’üncü fıkrası).

II. YASAMA ORGANI:

Yasama gücü, İran İslâm Cumhuriyeti’nde doğrudan ve detaylı olmak üzere iki biçimde öngörülmüştür:

I. Doğrudan Yasama:

Anayasa’nın 59’uncu maddesi şöyle der: “Çok önemli iktisadî, içtimaî ve kültürel sorunlarda yasama gücünün halkoyu ve doğrudan halkoylamasına başvurma yolu ile kullanılması mümkündür. Halkoyuna başvurma talebi, temsilcilerin tam sayısının üçte iki çoğunluğunca onaylanmış olmalıdır.

Doğrudan yasama yoluyla günümüz şartlarındaki ekonomik, siyasî ve kültürel meselelerin giriftliği ve herkesin bu konularda gerekli teşhis kabiliyetine sahip olmaması nedeniyle sürekli başvurulan bir yöntem değildir. Sadece çok önemli meselelerde ki bu konularda herkesin bir fikir sahibi olması beklenir az çok halkoylamasına başvurulabilir. Bundan dolayı halkoyunun yapılabilmesi için Meclis’in üçte ikisinin isteği ve Rehber’in onayı gerekmektedir (110’uncu maddenin 3’üncü fıkrası).

II. Dolaylı Yasama:

Bu yolla halk, bilgi, ahlâk ve yeterli fırsata sahip olma açısından uygun olan kişileri kendisi arasından seçer. 62’inci madde bu konuda şöyle der: “Millî Şûrâ Meclisi, doğrudan doğruya ve gizli oyla halk tarafından seçilen milletvekillerinden meydana gelir. Seçmenler ve seçilenler için söz konusu şartlar ve seçimlerin nasıl yapılacağını kanun belirler.”

İstibdadın engellemesi ve yeni görüşlere yol açabilmek açısından vekillik süresi sınırlı tutulmuştur. 63’üncü maddeye göre: “Millî Şûrâ Meclisi’ne üyelik dönemi dört yıldır. Her dönem seçimleri önceki dönem sona ermeden yapılmalı; böylece ülkenin hiçbir zaman meclissiz kalmaması sağlanmalıdır.”

Elbette halk nüfusu ile milletvekillerinin sayısı arasında doğru orantı bulunmalıdır tâ ki millet fikrini Meclis’e daha iyi bir şekilde taşıyabilsin. Öte yandan milletvekillerinin sayısı tartışıp karara varmayı engelleyecek kadar da çok olmamalı. Bu yüzden 64’üncü madde şöyle der: “İslâmî Şûrâ Meclisi’nin temsilci sayısı 270 kişidir. 1989 yılından geçerli olmak üzere ülkenin beşerî, siyasî ve coğrafî faktörleri ile onların görüşleri göz önüne alınarak her on yılda bir Meclis’e en fazla yirmi temsilci daha katılabilir.

İran İslâm Cumhuriyeti, İslâm dinine ve İran halkının çoğunluğunu teşkil eden Müslümanların görüşlerine uygun olarak yönetildiğinden, ülkedeki ehl-i kitap mensuplarının hakları da, İslâmî hükümler gereğince korunmaktadır. 64’üncü madde şunu ekliyor: “Zerdüştîler ve Yahudîler birer temsilci; Asûrî ve Keldânî Hıristiyanlar birlikte bir temsilci ve güney ve kuzeydeki Ermeni Hıristiyanlar da birer temsilci seçebilir.”

II. I. Yasama Organının Yetkileri:

İslâmî Şûrâ Meclisi, Anayasa’nın 71-90’ıncı maddelerine binaen şu yetkileri hâizdir: “İslâmî Şûrâ Meclisi Anayasa’ya uygun olarak dilediği kanunları çıkarabilir, kanunları açıklar, kanun önergelerini Bakanlar Kurulu’nda kabul edildikten sonra Meclis’e sunar, kanun önergelerini en az on beş kişi tarafından getirilmiş iseler Şûrâ Meclisi’nde işleme koyar, uluslararası anlaşmaları onaylar, sınırlarda değişiklik yapar, zorunlu durumlarda sıkıyönetim ilan edebilir, ayrıca devletin borç alması, yabancı şirketlere imtiyaz sağlanmasının engeli zorunlu durumlarda devlet tarafından yabancı uzmanların istihdamı, millî değerlerden olan devlet bina ve mallarının eşsiz olmasa bile Şûrâ Meclisi’nin onayı olmadan başkasına intikalinin engellenmesi, milletvekillerinin görüşlerini özgürce ifade edebilmesi ve millet karşısında sorumluluğu, milletvekilliğinin başkasına devredilemezliği, bakanlara soru sorma, onlara güvensizlik oyu verme, gerekirse bakanları azledebilme, halkın her üç organdan kaynaklanan sorularına cevap verme de Şûrâ Meclisi’nin salahiyetleri arasında bulunur.”

Burada, kanunların İslâmî mahiyette olmaları gereğinden bahsedeceğiz.

II. II. Kanunların İslâmîliği:

4’üncü madde şöyle der: “Medenî, cezaî, malî, iktisadî, idarî, kültürel, askerî, siyasî ve diğer bütün kanun ve kararlar İslâmî ölçülere dayanmalıdır.”

Bu madde kayıtsız şartsız olarak Anayasa’nın bütün maddelerinin ve diğer kanun ve kararların üstündedir. Bu hususun tespiti ve belirlenmesi Denetim Şûrâsı’nın (Şûrâ-i Nigehbân) mensubu olan fakîhlerin uhdesindedir.

İslâm İnkılâbı, yeni Anayasa’nın tespiti ile sonuçlandı. Bu anayasanın pek çok maddesinde (örn: 1 ve 2’inci maddeler) devletin İslâmîliğine vurgu yapılmıştır. 2’inci madde bu konuyu şu şekilde tasrih etmektedir:

 “İslâm Cumhuriyeti:

   1. Tek İlah’a (lâ ilahe lallallah) ve egemenlik ile yasama yetkisinin O’na mahsus bulunduğuna ve O’nun emrine uyma gereğine,

   2. İlahî vahye ve O’nun kanunlarının açıklanmasındaki temel etkinliğine,

   3. Ahirete ve onun insanın Allah’a doğru gelişim çizgisindeki yapıcı etkinliğine,

    4. Hilkat (yaradılış) ve yasamada (ilahî kanunların konulması) ilahî adalete,

    5. Sürekli İmâmet ve Rehberliğe ve bunun İslâm İnkılâbı’nın sürdürülmesindeki temel etkinliğine,

    6. İnsanın yüce saygınlık ve değerine, onun karşısında sorumluluğu ile birlikteki hürriyetine  ve imam esasına dayanan bir nizamdır ki

 a.      Gerekli şartları hâiz fakîhlerin Kitap ve Masumlar’ın (as) sünneti esasına dayanan sürekli içtihatları,

b.      İnsanlığın ileri düzeydeki ilim, fen ve deneylerinden yararlanma ve bunların ilerletilmesi çabası,

c.      Her türlü zulmün ve zulme boyun eğmenin bertaraf edilmesi yoluyla dürüstlük, adalet ve siyasî, iktisadî, içtimaî ve kültürel bağımsızlığı ve millî dayanışmayı sağlar.

Yukarıdaki hususları, aşağıdaki açıklamalar ışığında daha da belirgin kılabiliriz:

1. Yasamanın Kökeni:

Tanrı, evrenin yaratıcısıdır. Evreni kendi kudreti ve bilgisiyle yaratmıştır. Evrenin salahını ve zararını herkesten daha iyi bilir. Öte yandan, Kur’ânî dünya görüşüne göre, insanoğlu dünya hayatıyla sınırlı bir varlık değildir, ömrünün her ânındaki büyük küçük her davranışı ahiretteki yaşamına etki etmektedir.

Eğer insan yaşamındaki kanunlar, insanın ruhî istidatlarına ve çok boyutlu yapısına uygun düşecek şekilde konulmazsa, insan hem bu dünyada hem de ahirette bunun olumsuz sonuçlarıyla yüz yüze gelecektir. Marksizm ve diğer sistemlerin uygulanması, insanın manevî olanaklarının ziyan edilmesi, buna ek olarak toplumsal sömürünün ve zulmün artmasına yol açmıştır. Bütün bu sistemlerin iflası (her ne kadar birbirlerinin zıddı da olsalar) insanoğlunun; toplumun ve ferdin bütün boyutlarını ihata edebilme yetkisinden yoksun olduğunu gösterir. İslâmî bakış açısına göre birey veya toplum Tanrı tarafından insanın hidayeti için gönderilmiş tümel esasları (usûl-i küllî) kabul etmekle mükelleftir. Fakat daha cüzî meselelerinde yine ilahî bir armağan olan akla başvurabilir. Örneğin, İslâm şerîatında hem özel mülkiyet, hem de devlet mülkiyeti meşrû kabul edilmiştir. Kadın ve erkeğin ilişkileri, insanın kerâmetinin ve ailenin bekâsını korunmasını sağlayacak bir dizi kurala bağımlı kılmıştır. Sultacılık ve buna boyun eğme, hem bireysel hem de devletlerarası ilişkilerde yasaklanmıştır. Öğrenim ve öğretim zorunludur. Sağlığı korumaya önem verilir. Can, mal ve omur kutsaldır.

Bütün bunlar, İslâmî hükümler arasında yer alırlar. Ama ilahî hükümlerin hâkim olması demek, insanın ihtiyaç duyduğu  her şeyin, meselâ kalkınma plânlarının, ülke bütçesinin fıkıhta mevcut olması anlamına gelmez. Bu konularda, insanın maddî ve manevî hedeflerine ulaşmasına sağlayacak şekilde düzenlemelerde bulunma yetkisi, insanın kendi elindedir. Elbette bu çaba, dinin velev ki çoğunluğun onayına elde etmiş olsun, ahlâka mugâyir davranışların kabulünü reddeder. Ayrıca bizden, zâlimlerin halkın kaderine tasallut ederek, ahlâkî, ekonomik, sanatsal ve ilmî rüştlerine engel olmalarına karşı çıkmamızı ister.

2. İçtihat:

İslâm Peygamberi (saa), peygamberlerin sonuncusu olarak ilahî öğretileri Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde insanlara bildirmiş ve insanlığın kemale ermesi için gayret göstermiştir.

Her ne kadar elimizde, Peygamberimiz’den (saa) ve İmamlar’dan (as) naklolunan binlerce hadîs var ise de, karşılaşılan yeni durumların önceliklerle aynı olmadığı açıktır. Bu durum, yeni sorunların cevabının doğrudan bu hadîslerden tahriç edilmesini engellemektedir. Buna ilâve olarak, tarih boyunca düşmanların hadîs uydurmaları, bazen de aklî seviyenin düşüklüğü yüzünden, Kur’ân ve Sahîh Sünnetle çelişen bazı rivâyetler de hadîs koleksiyonlarında yer alabilmiştir. Bu durum, hadîsleri sıhhat yönünden sınıflandıracak, bu hadîslerin mefhûm ve manasını kavrayıp İslâmî hükümleri elde edebilecek uzmanların varlığını gerekli kılmaktadır. Uzmanlık gerektiren bu uğraşa içtihat denir. Şîa içtihadın zorunlu olduğunu savunmaktadır.  Ehl-i Sünnet’in geneli ise, kendilerini dört mezheple sınırlandırarak, yeni sorunların gerektirdiği içtihadı bu mezheplerin sınırları içerisinde gerçekleştirmektedirler. Şîîler ise ölü müçtehidin taklidini, bazı durumlar hariç, câiz görmez, yeni sorunların çözümü için sadece yaşayan müçtehitlere başvururlar.

Müçtehit, güçlü bir zihni kavrayışı olan, İslâm hukukunun kaynaklarına yeterli âşinâlığı kesbetmiş, bununla birlikte çoğu zaman ilâhî hükümlerin elde edilmesine ve açıklanmasında zararlı sonuçlar doğuran nefsânî arzularına uymasını engelleyecek takvâya da sahip olan kişilerdir.Şîa’ya göre içtihadın dört kaynağı vardır:

1.          Kitap: Kur’ân-ı Kerîm’den ibarettir. Vahyin tamamlanmasından bugüne dek, tahrife uğramadan korunarak günümüze kadar gelmiştir.

2.          Sünnet: Peygamber’in (saa) ve İmamlar’ın (as) söz ve davranışlarını içerir.

3.          İcmâ: Bir meselede bütün âlimlerin ittifâk etmesi anlamındadır.

4.          Akıl: Kur’ân’ın ve sahîh sünnetin açık nassıyla çelişmemesi durumunda akıl, fıkhın kaynaklarından biridir. Akıl, birçok meselenin doğruluğunu ve yanlışlığını derk edebilir. Açıktır ki akıl, hiçbir durumda Kur’ân ve sahîh sünnetle çelişmez, eğer Kur’ân ve sünnetle çelişen bir hüküm varsa, hükmün aklî olmadığı sonradan bile anlaşılsa bu durumda hükmün kesinlikle aklî olmadığını anlarız.

Akıl, İslâmî kaynaklarda, özellikle İmamlar’dan rivâyet edilen hadîslerde çok üstün bir mertebeye lâyık görülmüştür. Kur’ân-ı Kerîm akıllıları överken, akıllarını kullanmayanları kınar. İmam Sâdık (as), Sâlihlerin amerlerinin karşılığını, akılları ölçüsünce alacaklarını buyurmuştur (bkz: Sefînetü’l-Bihâr, II, 214).

Şîî müçtehitler, yeni sorunların cevabını verebildikleri için, İslâm her zaman canlılığını ve dinamizmini korumaktadır. Anayasa’nın 4’üncü maddesi, buna binaen bütün kanunların İslâmî ölçülere dayanması gerektiğine vurguda bulunur.

Meclisin yürürlüğe koyduğu kanunların İslâmî hükümlerle çelişmemesini sağlamak için Denetim Şûrâsı’nın (Şûrâ-yi Nigehbân) tesisi öngörülmüştür. Meclis kararları ancak bu şûrâca onaylandıktan sonra geçerlilik kazanabilir. Bu konunun ayrıntılarını kitabın III. Bölüm’ünde ayrıntılarıyla inceleyeceğiz. Şimdi sadece 91’inci maddeye bakalım:  “İslâmî Şûrâ Meclisi’nin onayladığı kararların İslâm ahkâmı ile Anayasa’ya aykırı olmamasını temin ederek İslâm ahkâmı ile Anayasa’nın korunması amacı ile Denetim Şûrâsı adı altında aşağıda belirtilen şekilde oluşan Şûrâ kurulur:

   1. Zamanın gereklerine ve günün sorunlarına vâkıf ve âdil fakîhlerden altı üyeden oluşur. Üyeler, Rehber tarafından atanır.

   2. Yargıtay Başkanı tarafından İslâmî Şûrâ Meclisi’ne tanıtılan ve Meclis oyuyla seçilen, hukukun çeşitli branşlarında uzman altı Müslüman hukukçu üye.”

III. Yürütme Organı:

113’üncü madde şöyle der: “Rehberlik Makamı’ndan sonra Cumhurbaşkanı ülkenin en yüksek resmî makamıdır ve Anayasa’yı yürütme gücü ile doğrudan doğruya Rehberlik Makamı’na bağlı konular dışında icra gücüne başkanlık etmek onun uhdesindedir.”

Anlaşıldığı gibi, yürütme organının başı Cumhurbaşkanı’dır. Ancak diğer demokratik rejimlerde de görüldüğü üzere, yürütme organının başı olmak çeşitli suistifadelere ve istibdada yol açabilmektedir. Bu durumun önlenmesi için Anayasa’nın 57’inci maddesinde de açıklandığı gibi her üç güç, Rehberlik Makamı’nın kontrolü altında yürütme faaliyetlerinde bulunabilir. Rehberlik Makamı, cumhurbaşkanlığı makamının üzerindedir. Yürütme faaliyetleri tamamıyla Cumhurbaşkanı’nın elinde değildir (örn. Ordu Rehbere bağlıdır). Bununla birlikte, ülkenin gelişmesi ve anayasal ilkelerin tahakkuku için yapılan yürütme faaliyetleri cumhurbaşkanının ve bakanların uhdesindedir.

Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’nın 121’inci maddesi gereğince etmek zorunda olduğu yemin, bu makamın önemini göstermektedir: “Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla. Ben Cumhurbaşkanı olarak Kur’ân-ı Kerîm’in huzurunda ve İran milletinin karşısında, Kâdir ve Müteâl Allah adına, ülkenin resmî dininin, İslâm Cumhuriyeti nizamının ve Anayasa’nın muhâfızı olacağıma ve bütün yeteneklerimi üstlendiğim sorumlulukların ifası yolunda kullanacağıma, kendimi halka hizmet ve ahlâkın güçlenmesi, hak ve adaletin yayılmasında destek olamaya vakfeceğime, her türlü bencillikten sakınacağıma, kişilerin hürriyeti ve saygınlığını ve Anayasa’nın millete tanıdığı hakları koruyacağıma, ülke sınırlarını ve siyasî, iktisadî ve kültürel bağımsızlığı gözetme yolunda hiçbir girişimden kaçınmayacağıma ve Allah’tan yardım dileyip İslâm Peygamberi’ni (saa) ve Masum İmamları (as) izleyerek, milletin bir mukaddes emanet olarak bana bıraktığı kudreti takvâ sahibi ve fedâkâr bir emin olarak koruyup benden sonra milletin seçtiğine tevdi edeceğime and içerim.”

III. I. Cumhurbaşkanlığı Süresi:

Cumhurbaşkanlığının süresi sınırlıdır. Bir kişi ancak iki kez üst üste cumhurbaşkanı seçilebilir (bkz: 114’üncü madde).

Bu düzenlemenin istibdadı engellemek için yapıldığı açıktır. Hattâ millî bir kahramanın, bilgi ve pratik başarı açısından biri ikincisi olmayan bir insanın bile iki defadan fazla seçilmesinin engellenmesi, daha büyük bir maslahatın, özgürlüğün elde edilebilmesi içindir.

Kaldı ki sürekli olarak tek bir zihniyetin ve eğilimin yönetimde etkin olması, milletin diğer imkânlarının ve yeteneklerinin kuvve halinden fiilî hale gelmesini engelleyecektir. Hattâ bu durum, halkın siyasete etkin bir şekilde müdahale etme yeteneğini köreltip insanları ülke idaresine duyarsız kılabilir.

III. II. Cumhurbaşkanlığının Şartları:

Anayasa’nın 115’inci maddesi bu konuda şöyle der: “Cumhurbaşkanı aşağıdaki şartları hâiz dinî ve siyasî şahsiyetler arasından seçilmelidir: İran asıllı, İran vatandaşı, idareci ve tedbirli, sâbıkası temiz, güvenilir ve takvâ sahibi olmak, İslâm Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmî dininin temel ilkelerine inançlı olmak.”

Buna göre Cumhurbaşkanı adayları ancak millet arasından, yönetme kâbiliyetine sahip ve ahlâkça üstün vasıfların sahibi ve mümin kişiler arasından olabilir. Burada fıkıhtaki “beraât-ı zımme”[1] anlayışı yeterli değildir. Bu adayların incelenmesi Denetleme Şûrâsı’nın uhdesindedir (99 ve 118’inci maddeler).

İran’da cumhurbaşkanı seçimleri bağlamında tartışılan konulardan biri de kadınların adaylığı meselesidir. Anayasa’nın 3’üncü maddesinin 14’üncü fıkrası gereğince herkes kanun önünde eşittir. 20’inci maddede ise şöyle denir: “Milletin kadın veya erkek her ferdi kanun koruması açısından eşit durumdadırlar ve bütün insanî, siyasî, iktisadî, toplumsal ve kültürel haklardan İslâmî ölçülere uyarak faydalanırlar.”

Anayasa’nın bu maddesinde cinsiyetten söz edilmemesi üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Nitekim bazı din bilginleri de bunun caiz olduğuna inanırlar.

Elbette 115’inci maddede “rical=adamlar” sözcüğü kullanılmış, fakat vekillik şartlarının hiçbirinde erkek olma şartı aranmamaktadır (62’inci madde). 115’inci maddedeki “rical” sözcüğünü siyasî işlerde erkeklerin daha baskın olmalarından dolayı kullanışmış bir ifade sayabiliriz ki bu durumda cumhurbaşkanının kadın olmamasını şart koşan bir ifade şeklinde yorumlanamaz. Dolayısıyla, kadınların bakan olması için de bir engel yoktur. Hattâ fukahânın dışında kadınlar da Uzgörürler Şûrâsı’na (Şûrâ-i Nigehbân) üye olabilirler.

III. III. Cumhurbaşkanının ve Bakanların Yetkileri

Cumhurbaşkanı, istediği kişileri bakan belirleyerek Meclis’e sunar. Meclis’in değişmesi durumunda yeni bir güvenoyu gerekmez. Bakanların sayısı ve yetkileri Anayasa’nın 113’üncü maddesinde belirtilmiştir. Cumhurbaşkanı bakanları azledip yeni adaylarını Meclis’e sunabilir.

İslâm Cumhuriyeti’nin diğer ülkelerdeki büyükelçilikleri, Dışişleri Bakanı’nın tavsiyesi ve Cumhurbaşkanı’nın onayıyla belirlenir. Yüksek Şûrâ başkanının tayini de Cumhurbaşkanı’nın yetki alanındadır (176’ıncı madde).

Sadece kanunun uygulanması yürütme organının uhdesinde ise de, yürütme organı Meclis’e kanun teklif etmek suretiyle yasama sürecine yardım eder (76’ıncı madde). Buna ek olarak, 138’inci madde gereğince: “Bakanlar kurulunun veya bir bakanın kanunların yürütülmesi için tüzükler düzenlemekle görevli olmalarına ek olarak Bakanlar kurulu yönetim görevini görmek, kanunların yürütülmesini sağlamak ve idarî kuruluşları düzenlemek için kararname ve tüzük çıkarmaya da yetkilidir. Ancak bu tasarrufların muhtevası kanunların metni ve ruhuna aykırı düşmemelidir.”

Uluslararası anlaşmaların imzalanması, Meclis’in onayından sonra, Cumhurbaşkanı’nın veya onun yasal temsilcisinin görevidir (125’inci madde).

139’uncu madde uyarınca, kamu mallarına ilişkin davalarda sulh veya hakeme başvurma, her durumda Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır ve Meclis’in onayı gereklidir. 147’inci maddeye göreyse: “Devlet; barış döneminde, ordunun insangücü ve teknik donatımından, kurtarma ve yardım, öğretim, üretim ve kalkınma cihadları alanlarında İslâm adaletinin ölçülerini titizlikle gözeterek ve ordunun savaşa hazırlığına zarar vermeyecek şekilde yararlanmalıdır.”

III. IV. Cumhurbaşkanı ve Bakanların Sorumlulukları

122’inci maddeye göre; “Cumhurbaşkanı, kanunlarla ve Anayasa ile sınırlı olan yetkilerinde millet, Rehber ve İslâmî Şûrâ Meclisi karşısında sorumludur.”

Cumhurbaşkanı’nın millet karşısındaki sorumluluğu, Meclis karşısındaki sorumluluğudur. Çünkü Meclis, milletin “özüdür”. Halk, Meclis yoluyla Cumhurbaşkanı’nı ve yürütme erkini kontrol eder. Ayrıca, Cumhurbaşkanı’nın Rehber karşısındaki sorumluluğu da, milletin karşısındaki sorumluluğundan ayrı düşünülemez.

Sözü edilen sorumluluk bakanlar için de geçerlidir. 137’inci maddeye göre ise; “Bakanlardan her biri kendi özel görev alanından Cumhurbaşkanı’na ve Meclis’e karşı sorumludur. Bakanlar kurulunca kararlaştırılan hususlarda diğerlerinin eylemlerinden de sorumludur.”

Meclis, 88’inci maddeye göre Cumhurbaşkanı ve Bakanlar’a soru yöneltebilir. Fakat Cumhurbaşkanı’nı sorgulamak için milletvekillerinin dört birinin onayını almalıdır. Bir Bakan’ı sorgulamak için ise tek bir milletvekili yeterlidir.

Bununla birlikte, Meclis’in Cumhurbaşkanı ve bakanlara gensoru yöneltme hakkı vardır. Bakanlara gensoru yöneltebilmek için on imza yeterli iken, Cumhurbaşkanı için 1/3 oranında imza gereklidir.

Eğer bakan, Meclis’ten güvenoyu alamaz ise azl olunur. Cumhurbaşkanı ise gerekli açıklamalarından sonra 2/3 oranındaki milletvekili tarafından yetersizliğine hükmedilirse durum Rehber’e arzedilir. 10 ve 110’uncu maddeye göre karar hükme bağlanır.

Bahsedilen durumlar, siyasî mesuliyetler alanında geçerlidir. Cezaî durumlarda ise 140’ıncı madde uygulanır: “Adi suçlar hususunda Cumhurbaşkanı’na, yardımcılarına ve bakanlara yöneltilen ithamlar, Şûrâ Meclisi’nin bilgisi ile ilgili Adliye Mahkemelerinde incelenir.”

Bu şekilde siyasî kudrete sahip olsunlar veya olmasınlar, milletin tüm fertleri kanun karşısında eşitlenmiş olurlar (20’inci madde).

Bu konunun sonunda, Batı demokrasileriyle İslâm Cumhuriyeti arasında kısa  bir karşılaştırma yapmak faydasız olmaz.

Batı demokrasilerinde iki çeşit rejim bulunur: Parlamenter ve başkanlığa dayanan rejimler. Başkanlığa dayanan rejimlerde (ABD ve bazı Latin Amerika ülkeleri gibi) kuvvetler ayrımı daha belirgindir. Fakat başkan, Kongre kararlarını veto edebilir. Eğer ikinci oylamada daha yüksek bir çoğunlukla kabul edilirse bu kararlar kanun hükmünü alır. Senato başkanı, aynı zamanda başkanın yardımcısıdır. Senato bazı yüksek düzey sorumluluların ve diplomatların kararlarına müdahalede bulunabilir. Kongre, güvenoyu vermemek suretiyle başkanı ve bakanları azledemez.

Birçok Batı Avrupa ülkesi ve İngiltere gibi parlamenter demokrasilerde, Meclis’in hükümetin bütün uygulamalarını denetleme yetkisi vardır. Gensoru verme, inceleme komisyonu kurma, icra organının kontrolü için sorgulama komisyonu oluşturma, bakana veya bakanlar kuruluna güvenoyu vermeme Meclis’in haklarındandır. Buna karşılık, başbakan veya bakanlar, cumhurbaşkanından veya varsa ülkenin kralından Meclis’in feshini talep edebilirler.

Bu durumda , yani seçim sonuçlanıncaya kadar yürütme erki işini sürdürür. Başkanlık sistemlerinde, başkanın yetkileri daha da çoktur. Bu sistem bir çeşit istibdadın oluşması tehlikesine diğer sistemlere oranla daha çok maruzdur.

İslâm Cumhuriyeti, yasama ve yürütme kuvvetleri arasındaki işbirliği açısından parlamenter demokrasiye daha yakındır. Öyle ki Meclis tek başına cumhurbaşkanını ki aynı zamanda bakanlar kurulunun da başıdır, azledemez. Bu iş Rehber’in yetkisindedir. İran İslâm Cumhuriyeti’nde Meclis’in feshi öngörülmemiştir. Bu durum sadece referandum sonucu gerçekleşebilir. Halkı referanduma çağırmak ise Rehber’in yetkisindedir.

IV. YARGI ORGANI

Halk arasındaki veya halkla idareciler arasındaki anlaşmazlıkların çözümü, suçluların muhakemesi ve cezalandırılması için gerekli olan yargı makamı, güvenliğin ve adaletin sağlanması açısından çok önemlidir. Bunun için tarafsız, âdil, muktedir ve hukuka vâkıf bir yargı kuvvetine ihtiyaç duyulur. Hukuk tarihine baktığımızda yargı kuvvetinin bağımsızlığı fikrinin yeni olduğunu görürüz. Hattâ XVII. ve XVIII. yüzyıl klâsik yazarları bu konudan hiç bahsetmemişlerdir. Kuvvetler ayrımı düşüncesinin babası sayılan Montesquieu halkın özgürlüğünden bahsederken, yargı organının bu konuyla ilgisini bir hiç mesabesinde görmüştür. Elbette bu durum zamanla değişmiştir.

İran İslâm Cumuriyeti Anayasası’nın 57’inci maddesinde, diğer iki organın yanısıra yargı organının da gerekliği tasrih edilmiştir. İran’da yargıya çok önem verilmekte, bu organın devletin aslî fonksiyonlarından biri sayılıp hakimlerin tayinine ayrı bir özen gösterilmektedir.

IV. I. Yargı Organının Vazifeleri

İslâm Cumhuriyeti’nde yargı organı, şikayetlerin çözüme kavuşturulma, davaların sonuçlandırılma ve suçluluların cezalandırılma yeri olmanın yanısıra, söz konusu alanlarla yakından ilintili kanunlarla da ilgilenir. 156ıncı maddede şöyle denilir:“Yargı gücü, bireysel ve toplumsal hakların destekçisi, adaleti gerçekleştirme konusunda sorumlu ve aşağıda zikrolunan ödevleri üstlenmiş olan bağımsız bir güçtür:

1.      Yakınmalar, tecavüzler ve şikayetleri inceleyip bu konuda hüküm verme, davaların çözüme bağlanması ve husumetlerin giderilmesi, kanunun belirlediği çekişmesiz yargı konularında karar verme (umûr-i hisbe),

2.      Kamu haklarının tekrar düzenlenip canlandırılması ve adaletin ve meşrû hürriyetlerin yaygınlaştırılması,

3.      Kanunların iyi bir şekilde icra edilmesine nezâret etmek,

4.      Suçun ortaya çıkarılması, suçlunun koğuşturularak cezalandırılması, İslâmî ceza kanunlarının uygulanması,

5.      Suç işlenmesinin önlenmesi ve suçluların ıslahı için gereken tedbirlerin alınması.”

Birinci fıkradaki umûr-i hisbe’den kasıt, toplumda uygulanması zorunlu veya iyi olan, bir grup insanca yerine getirilmesiyle sorumluluğun diğerlerinden kalktığı işlere denir. Örneğin İslâm toplumunun silahlı müdaafası, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak (emri bi’l-marûf nehyi ani’l-münker) canı tehlikede olan insanı kurtarmak, sahibi bilinmeyen malların korunması, yetimlerin ve delilelerin korunması gibi işler bu grupta yer alır. Ancak 156’ıncı maddedeki umûr-i hisbe, sadece kanunca belirlenmiş olan, küçükler için veli tayini veya azli, vasiyet, miras gibi işleri kapsar.

Genel hukukun ihyası konusunu “Milletin Hakları” başlığı altında ele alacağız. Burada sadece cumhurbaşkanının ve devlet memurlarının suç işlemesi durumunda yürütülecek prosedürden söz edilecektir. Kanunların doğru uygulanmasına nezâret etme bahsi ise III. Bölüm’de incelenecektir.

İlgili maddenin 5’inci fıkrasında suçların önlenmesinden ve suçluların ıslahından söz edilmektedir.  Suçlular genellikle toplumun kabul gören değerlerinin zedelendiği ortamlarda yetişmektedirler. Kanunlarda cezaların öngörülmesi ve bu cezaların katî surette uygulanması, suçun önünü almanın yanısıra diğerlerinin suça teşvikini de engellemektedir.Bununla birlikte, suçun sebepleri incelenip bunlarla da mücadele edilmelidir. Bu alanda sosyoloji ve psikolojinin yardımına başvurulur. 

IV. II. Yargı Organının Bağımsızlığı: 

İslâm Cumhuriyeti’nde diğer nizamların aksine yargı organının başkanı, bakanlar kurulu üyesi bir bakan değildir. Yasama ve yürütme organının bu kişinin atanmasında ve azlinde herhangi bir müdahalesi söz konusu değildir. Sadece Rehberlik Makamı yargı başkanını atayıp azledebilir. Anayasa’nın 157’inci maddesinde şöyle geçer: “Yargı gücünün bütün adlî, idarî ve Rehberlil Makamı’nın icralarının sorumluluklarının yerine getirilmesi için âdil,yargı kanunlarına vâkıf, tedbirli ve idareci bir müçtehit kişi, beş yıl süreyle Yüksek Yargı Gücü Başkanı olarak tayin edilir ve bu en yüksek yargı gücü makamıdır.”

Adalet Bakanı yargı organının diğer organlarla bağlantısını sağlamakla mükelleftir. Yargı Organı Başkanı, malî ve idarî yetkilerini Adalet Bakanı’na devredebilir (bkz: 160’ıncı madde).

Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı’nı Yargı Başkanı’nın önerdiği kimseler arasından seçer ve Meclis’e güvenoyu almaları için sunar. Buna göre Adalet Bakanı, kanunun bakanlara tanıdığı yürütme organının en yüksek makamı olmaları salahiyetine uygun olan yetkiler ve sorumluluklara sahiptirler.

Yargı Organı’nın bağımsız olması, yargı kanunlarının ve adalet teşkilatının ve bütçeyle ilgili işlerin sadece kendisine bağlı olduğu anlamına gelmez. Bütün bunlar, İslâmî Şûrâ Meclisi’nin onayına ihtiyaç duyar (bkz: 52 ve 159’uncu madde).

IV. III. Hakimlerin Meslek Emniyeti:

Hakimlerin güvenli bir şekilde kendi işleriyle ilgilenebilmeleri için, İslâm Cumhuriyeti’nde Yargı Gücü’nün diğer güçlerden ayrı olması öngörülmüştür. Bu şekilde hakimlerin atanmalarında ve azledilmelerinde diğer güçlerin etki etmesi önlenmiştir. Bununlar birlikte, dava taraflarından veya zanlılardan birinin toplumsal ve iktisadî nüfuz sahibi olması durumunda, bu nüfuzlarını hakimin değiştirilmesi yönünde de kullanabilirler. Bu durumun engellenmesi için hakimin değiştirilmezliği yasası öngörülmüştür.

164’üncü maddede şöyle denir: “Hakim bulunduğu makamdan yargılama yapılmaksızın, suçu veya görevden ayrılmasını gerektiren aykırı bir davranışı sabit olmaksızın geçici veya sürekli olarak görevinden uzaklaştırılamaz. Aynı şekilde onayı olmaksızın görev yeri veya görevi değiştirilemez. Sadece toplum yararının gerektirmesi dolayısı ile Ülke Yüsek Dîvânı Başkanı ve başsavcısı ile görüştükten sonra Yüsek Yargı Başkanı’nın kararı ile bu mümkün olabilir. Hakimlerin dönemli olarak görev yerlerini değiştirmeleri ve başka yere nakledilmeleri, kanunun belirlediği ilkelere göre olur.”

Hakimlere gösterilen saygıya, bağımsızlıklarının ve emniyetlerinin sağlanmasına karşılık olarak, kendilerinden kanuna ve hukuka uygun davranmaları beklenmektedir (bkz: 166’ıncı madde). Bunun yanında 165’inci madde şöyle demektedir: “Yargılamalar açık olarak yapılır ve mahkemeye katılım engellenemez. Mahkemenin vereceği karar gereğince, yargılamanın açık yapılması genel ahlâka veya kanun düzenine aykırı bulunur ya da özel davalarda davanın tarafları yargılamanın açık olmamasını talep ederlerse durum değişir.”

Mahkemenin açık olması, adâletin icrasının sağlıklı olmasını sağlar. Bununla birlikte, hakimlerin ilmî ve ahlâkî açıdan üstün kişiler olması gerekir. İslâm’da hakimlerin özelliklerine çok önem verilmiştir; çünkü hakimlik aynı zamanda peygamberlik mesleğidir. Din büyüklerinin bazı sözlerinden, normal hatta âlim insanları bile hata etmeleri korkusuyla kadılık makâmından uzak tuttuklarını görüyoruz.[2]Sadece zorunluluk durumunda, müçtehit olmayan mümin kişiler hakim olarak atanabilirler.

IV. IV. Özel Suçlardaki Yargılama Mercileri:

Davaların ve şikayetlerin resmî başvuru mercii, adliye teşkilatıdır. Mahkemelerin teşkili, salâhiyetlerinin tayini ile ilgili kanuna göre yapılır (bkz: 159’uncu madde). Anayasada, tarafların hakem tayin hakkı engellenmemiştir. 139’uncu madde bunu kabul eder. Buna göre taraflar birbirlerinin onayı ile davalarını tayin ettikleri hakemlere irca edebilirler. Açıktır ki hakemlik, hukukî davalarda geçerlidir yalnızca, cezaî davalar mahkemelerin uhdesindedir.Adi suçlara ek olarak, siyasî, idarî ve basın davaları ile ilgili olarak, ülkelerin anayasalarında farklı kanunlar öngörülmüştür. İslâm Cumhuriyeti’nde durum aşağıdaki gibidir:

A. Siyasî Makamların Adi Suçları:

Yüksek rütbeli makamların (Cumhurbaşkanı ve bakanlar gibi) Anayasaca suç sayılan fiilleri işlemeleri durumunda, hangi merci bu ithamlarla ilgilenecektir?Bunun cevabında iki görüş serdedilmiştir: Birincisine göre yasalar karşısında herkes eşit olduğu için halkın genelinin davalarına bakan mahkemeler, bu kişilerin davalarıyla da ilgilenmelidir. Aksi takdirde, adâlet duygusu zedelenecektir.

İkinci görüşe göre, her ne kadar suç açısından fark yoksa da zanlının siyasî ve toplumsal konumu suça siyasî ve toplumsal bir mâhiyet kazandırır ki bu durum bu fiillere bakan mercinin de farklı olmasını gerekli kılar.

Bazı ülkelerde, eğer başbakan veya bakanlar suç işlerlerse, parlamentoda yargılanır. Örneğin İngiltere’de Avam Kamarası suç delillerini toplar ve incelenmek üzere Lordlar Kamarası’na sevk eder. Fransa’da ise Meclis, sadece zanlıyı takip kararı verebilir. Davaya Yüsek İdarî Adâlet Dîvânı baar. Bu dîvânın üyeleri, iki meclisin on iki milletvekili ve Ülke Dîvânı’ndan iki hakimdir. Yüksek Adâlet Dîvânı, iki mecliste eşit sayıda vekilin teşkiliyle cumhurbaşkanı vatana ihanet ithamıyla yargılanabilir.

İran İslâm Cumhuriyeti’nde, Anayasa’nın 140’ıncı maddesine göre: “Adi suçlar hususunda cumhurbaşkanına, yardımcılarına ve bakanlarına yöneltilen ithamlar, Şûrâ Meclisi’nin bilgisi ile genel adliye mahkemelerinde incelenir.”

Buna göre Meclis, uzmanlık isteyen ve (yanlış karar verme açısından) çok tehlikeli olan yargı işini mahkemelere bırakmakla birlikte davayı takip eder, görüş bildirir, yasaya aykırı olmamakla birlikte kanun dahi çıkarabilir.

B. Siyasî ve Basınla İlgili Davalar:

Bu suçlar, hukukî konuların en hassas meselelerindendir. Zira siyasî suçun diğer fedakârane ve ıslaha dönük siyasî faaliyetlerden ayrılması ölçütü Anayasa’ya uygunluğu, siyasî, hukukî ve toplumsal ölçüler olmalıdır. Siyasî suçların kanunca açık bir şekilde tanımlanması bir zorunluluktur.

Ayrıca, siyasî suç ithamıyla ilgilenen merciler, suçun toplumsal, hukukî vb bütün boyutlarını inceleyebilecek organlara sahip olmalıdırlar. Bu şekilde bu merciler, siyasî ıslah talep eden kişilerin güç sahiplerince cezalandırılmasına alet olmazlar.

Basın suçları da bu şekildedir. İfade özgürlüğü, toplumun ve bireylerin kültürel, siyasî ve ekonomik rüşdünün aracı kılınmalı, ister bilinçli bir şekilde yapılsın, ister bilinçsiz toplumun hayrına davranmayan grupların suistifadesine alet olmamalıdır.

Anayasa’nın 168’inci maddesi bu konuda şöyle demektedir:  “Siyasî suçların ve basın suçlarının soruşturulması açıktır ve Yargı Kurulu (jüri) hazır bulundurularak adliye mahkemelerinde yapılır. Kanun Yargı Kurulu’nun nasıl seçileceğini, şartlarını, yetkilerini ve siyasî suçun tanımını, İslâmî ölçülere dayanarak belirler.”

Yargı Kurulu’nun varlığı, zanlıların haklarının güvence altına alınması ve emniyetleri açısından gereklidir. Bahsedilen kurulun şartları ve yetkileri milletvekilleri tarafından belirlenir. Siyasî suçun tanımı ise yürütmenin ve yargının değil Meclis’in elindedir.

C. Devlet Memurlarının Davaları:

Devlet memurları, devlet kurumlarını belirlediği görevlerin icra edenleri konumundadırlar. Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanlarca idare edilirler. 138’inci maddede belirtildiği üzere, Bakanlar kurulu ve bakanlar kararname ve tüzük hazırlayabilirler.

Bu kararname ve tüzüklerin Anayasa’ya ve millet çıkarlarına aykırı olması durumunda, bir mahkemenin halkın şikayetleriyle ilgilenmesi gerekir. Bu durum 173’üncü maddede şu şekilde açıklanmıştır: “Halkın, memurlar, devlete bağlı yönetim birimleri veya tüzükler dolayısı ile olan yakınma, şikayet ve itirazlarını inceleme ve haklarını elde etmelerini sağlama amacı ile İdarî Adâlet Dîvânı adı ile Yüksek Yargı Başkanı’nın nezâreti altında bir dîvân kurulur. Bu dîvânın yetki sınırları ile çalışma biçimini kanun belirler.”

V. Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi:

112’inci maddeye göre: “Denetim Şûrâsı, İslâmî Şûrâ Meclisi’nin onayladığı kanunların Anayasa’ya aykırı olduğuna veya şer’î sınırlara aykırı olduğuna kanaat getirirse rejimin menfaatleri doğrultusunda Meclis Denetim Şûrâsı’nın kanun maddesinde zikredilen hususlar ve ödevler ile Rehber’in tekrar incelenmesi için geri gönderdiği konularda tatmin edemiyorsa, Rehber’in emri ile Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi teşkil edilir. Konseyin geçici ve daimî üyeleri Rehberlik Makamı tarafından tayin edilir. Konseyin aldığı kararlar, konsey üyeleri tarafından tasvip edilir, hazırlanır ve Rehberlik Makamı’nın onayına sunulur.”

Buna göre bu konseyin görevlerini aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:

         1. Özel kanunların teyidi,

         2. Rehber ile meşveret etme babında görüş bildirmek ve

          3. Anayasa’da belirlenen sair konular.

V. I. Özel Kanunların Teyidi:

Ülke yönetiminde, gerek iç, gerekse uluslararası meselelerde bazı konular olağan durumlardaki hallerinden sıyrılarak farklı mâhiyetlere bürünebilirler. Bu hallerde yasama organı, bu durumlara uygun olan kanunları koymakla yükümlüdür. Bu kanunlar, İslâm’ın olağan durumdaki hükümlerine aykırı olduğu için Denetleme Kurulunca reddedilebilirler. Eğer Meclis, ilk kararında diretirse, bu kanun Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne havale edilir ve maslahata uygun bulunursa kanunlaşır. Buna göre konsey kendi başına kanun koyamaz, bazen Denetleme Kurulu’nun yerini alır.

V. II. Rehberlik Makamıyla Meşveret:

Şûrâ ve meşveret, İslâm’da özenle üzerinde durulan konulardandır. Kur’ân’da şûrâ, Peygamber ve müminlerin sıfatlarından sayılmıştır (bkz: Şûrâ, 38). İmamlar’ın (as) sözlerinde, kendi sözüyle yetinenin helâk olacağı vurgulanmıştır. Peygamberizmiz de (saa) ilâhî hükümlerde değil de diğer meselelerde Allah’ın emriyle halk ile meşveret ederdi ve sonra karar alırdı. Anayasa’da meşveret, defaten vurgulanmış olup, Meclis’in kendisine ek olarak, köy ve kasabalarda bile sanayi ve tarım gibi alanlarda şûrâ birimleri oluşturulması yönüne gidilmiştir (bkz: 100-106’ıncı maddeler). Hatta özel durumlarda ülkeyi Rehberlik Şûrâsı yönetir (bkz: 107’inci madde).

Rehber bile bilginler ve idarecilerle meşveret etme gereğinden bağımsız değildir. Bundan dolayı Anayasa, Rehber’in bazı vazifelerinin Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi ile birlikte yerine getirmesini öngörmüştür (bkz: 100’üncü madde I ve VIII’inci fıkralar ile 111’inci madde). Rehber, dilediği her durumda adı geçen konseye başvurabilir (bkz: 112’nci madde).

Rehber, Anayasa gereğince danışması zorunlu olan bu konseyin dışındaki kişilere de danışabilir. Rehber’in bu konseye danışmasını gerektiren durumlardan biri de 177’inci maddeye bağlı kalarak, Anayasa’da değişiklik yapma isteğidir.

V. III. Diğer Durumlar:

Rehberlik Şûrâsı’ndan biri, Denetleme Kurulu üyesi fakîhlerinden olmalıdır. Bu üye, Rehber’in azli durumunda geçici olarak Rehber’in yerine görev yapar. Bu kişi Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi tarafından tayin edilir (bkz: 111’inci madde). Ayrıca, konseyin sabit üyeleri, aynı zamanda Anayasayı Düzenleme Şûrâsı üyeleridir (bkz: 177’inci madde).

İKİNCİ BÖLÜM

DEVLETİN GÖREVLERİ – HALKIN HAKLARI

Giriş

Toplumun siyasî bir teşekkül olarak ortaya çıkış nedeni, ihtiyaçların giderilip bilkuvve yeteneklerin bilfiil hale getirilmesini sağlayacak bir ortamın oluşturulmasıdır.

Bilimin, sanatın ve felsefenin günümüzdeki gelişmişliği, bu durumunu insanların toplum içerisinde yaşaması ve bunun gerektirdiği işbölümünün varlığına borçludur.

Ahlâk da sadece toplumun içerisinde var olur, gelişir. Şefkat, adâlet, dürüstlük, yiğitlik, edep vb kavramlar başka insanların varlığını gerekli kılmaktadır. İnsan ancak bu erdemlerle insanî yetkinliğin en yüce mertebelerine ulaşabilir.

Bu yüzdendir ki insan, toplumsal hayatın gerektirdiği, kendi özgürlüğünün başkalarının özgürlüğüyle sınırlanmasına ve başkalarının haklarına saygı duymaya, kendi haklarının da bu şekilde korunacağını bildiği için rıza göstermiştir. Fakat insanın, toplum içersindeki isteklerine ulaşabilmesi, toplumsal bir düzenin varlığı olmadan mümkün değildir. Bu düzen yardımıyladır ki ortak düşünüm, yardımlaşma ve işbölümüne uygun bir ortam yaratılır. Bu yüzden devlet, halktan aldığı yetkilerin yanında, halka karşı sorumluluk sahibidir de. Böylece halkın ve rejimin hakları arasında karşılıklı bir denge oluşturulmuş olur.

Rejimin görevleri = halkın hakları

Rejimin hakları = halkın görevleri

İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası, modern çağın ihtiyaçlarının karışıklığını ve çokluğunun göz önüne alarak, İslâmi hükümlerden aldığı ilhamla sorumluluk ve görevleri devlete bırakmıştır. Bütün bunlar, başka türlü bir ifadeyle halkın haklarını oluştururlar.

İslâm hukukuna göre, doğal hukuk ile ilahi hukuk arasında bir ihtilaf yoktur. Zira, bütün haklar, insanın doğal, fıtri yapısının gerekleridir de; özgürlük, düşünce özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi. Ayrıca insan ve evren, bütün kanunları ve ölçüleriyle birlikte (kaza ve kader), Tanrı’nın yaratığıdır. Fakat, bu hukuk bazen insan tarafından doğrudan keşfedilir, bazen de vahiy yoluyla gönderilir.

İslâm Cumhuriyeti’nde, diğer kanunlarla şer’î hukuk arasında çelişki yoktur. Şöyle ki sürücülük, trafik … vs ile ilgili kanunlar bile şer’î bir boyut kazanırlar. Halkın yararlandığı her hak, ilâhî bir haktır da. Bunların selbi için çalışmak da şer’î hükme muhalefetle eş anlamlıdır.Bu önsözden sonra, İslâm Cumhuriyeti nizamında halkın haklarını (hukuk) inceleyeceğiz.

A. FERDİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE HAKLARI:

1. Halk İçin Ahlâkî Bir Ortam Yaratma

İslâm Cumhuriyeti’nde devletin vazifelerini beyan eden Anayasa’nın 3’üncü maddesi bu konuda şöyle der: “Ahlâkî erdemlerin iman ve takvâya dayanarak olgunlaşması için elverişli ortamın hazırlanması, fesat ve suçluluğun bütün görünümleri ile savaşım.”

Ahlâkın, toplumdaki tüm diğer kurumlardan önce belirtilmesi, İslâm’da ahlaka verilen önemden kaynaklanmaktadır. Peygamber (saa), “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Ahlâkî bir ortam, insanî ortamla aynı anlama gelir.

İslâm’a göre, ahlâkî erdemlerin sayısı pek çoktur ve her insanın bu derecelere ulaşma düzeyi farklıdır. Bu erdemlerle beslenme ciddi bir uğraş ve himmet gerektirmektedir, tâ ki insan, tedricî olarak aşağı durumundan yüce mertebelere ulaşabilsin. Bu faziletlere pek çok örnek verilebilir: Halkın hukuk ve imtiyazlar yönünden eşitliğini sağlama, kendini diğerlerinden üstün görmeme, başkalarının iyiliğini isteme, zulüm etmeme ve zulmü kabul etmeme, gereksiz ve fazla sözden kaçınma, bütün vaktini dünyevî işler için sarf etmeme, ilim tahsil etme, tefekkür etme, iyiler ve âlimlerle birlikte olma, emanete riayet etme, hakkı savunmada cesur olma vb pek çok ahlâkî erdem gibi. Peygamber (saa) sünnetinde, İmamlar’ın (as) hadîslerinde ve büyük sahâbenin sözlerinde bu ahlâkî faziletler hakkında pek çok öğretici nokta vardır. Asıl konumuzdan uzaklaşmamak için bu kadarla yetiniyoruz.

Şüphesiz ki güzel ahlâk sadece dinin gölgesinde tahakkuk edebilir; Tanrı’ya ve kıyamet gününe inanç olmaksızın bütünlüklü, müşahhas ve işlerlikli bir ahlâkî öğretiyi toplumda uygulamak mümkün olmayacaktır. Çünkü dinin yokluğu halinde, doğal olarak, iyinin ve kötünün ölçütü müphem, değişken ve çok farklı olacaktır. Değişik felsefelerin; gücün üstünlüğünü savunan zorbalığın veya hazzı yegâne miyar sayan hedonistlerin hâkim olduğu bir toplum, yeis, anlamsızlık, soğukluk ve zulüm girdabında boğulup gidecektir. Bunun içindir ki 3’üncü maddenin I’inci bendi ahlâkî ortamın oluşturulması gerekliliğini tekid etmiştir.

İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası, değerleri önceleyen bir anayasadır, devletin bütün görevlerini ve halkın siyasî etkinliğini, insanın meleklerden üstün bir dereceye ulaşma çabasının bir mukaddimesi olarak görmektedir.Eğer bu aslî hedef olmasaydı, İslâm dünya işlerini düzenlemek için hükümler getirmezdi, zira Allah boş, gereksiz iş yapmaz.Bu yüzden anayasa, düzenlemelerini, İslâmî öğreti gereğince sınırlı, maddî bir varlık olan insan için değil, ebediyete müştak, kurbu ilâhîye aday olan insan için öngörmüştür. Elbette İslâm, güzel ahlâka sahip olma yönünde kimseye baskı uygulamamaktadır. Bununla birlikte dünyada salim bir hayatın gerektirdiği sınırlamaları da kanunlaştırmıştır.

2. Bireysel Davranış Özgürlüğü

İnsan, açık olarak kanunda belirtilen durumların dışında, her işi yapıp dilediğini söyleme hakkına sahiptir. Kanunca belirtilen durumların dışında, hiç kimseye bir vazife ve sorumluluk yüklenemez. Açıktır ki kanunî görevler ve yasaklar, ahlâkî görev ve yasaklarla çakışmayabilir. Zira ahlâkın sathı ve kapsadığı alan daha geniş, hedefleriyse kanununkinden daha yücedir. Kanun, toplumun bekâ ve emniyeti için zorunlu olan asgari şartları beyan eder yalnızca. Kişinin yüksek ruhî mertebelere ulaşmasından sorumlu değildir.

İslâm hukukunda (fıkıh), kişinin her çeşit müspet ve menfi teklif karşısında özgür olduğu ayet ve hadîslere dayanarak “beraat ilkesi” şeklinde formüle edilmiştir. (Buna göre dince yasaklanmayan her şey serbesttir.)

Anayasanın 37’inci maddesine göre: “Asıl olan beraattır (insanın suçu sabit olmadıkça suçsuzdur) ve hiç kimse suçu yetkili mahkemede sabit olmadıkça kanun nazarında suçlu sayılamaz.”

36’ncı maddeyse şöyle der: “Ceza mahkumiyeti ve icrası ancak yetkili mahkeme yolu ile ve kanun gereğince olabilir.”

Buna göre suçun ölçütü, sadece kanundur. Bu şekilde, halk şahsî ve toplumsal hayatında özgür olmuş olur. Sadece yasaklanan şeyler kanunda belirtilmiştir, zira istisna olan yasaklama, asıl olansa özgürlüktür. Anayasanın 21’inci maddesi özgürlükler hakkında şöyle der:“Kişilerin canı, malı, hakları, meskeni ve meslekleri, kanunun cevaz verdiği durumlar dışında taarruzdan masundur.”

II. I. Mesken Dokunulmazlığı:

Herkes dilediği yerde ev sahibi olabilir, hiçbir devlet görevlisi veya makamı buna itiraz edemez, sorun çıkaramaz ve sahibinin izni olmadan eve giremez. Sadece şehir düzenlemesi, emniyet gibi toplumun maslahatının gerektirdiği durumlarda, yargı kararıyla, bu özgürlük sınırlandırılabilir.

II. II. Meslekî Özgürlük:

Herkesin istidadı değişiktir, herkes farklı bir iş yapmaya eğilim duyabilir. Bazen de yaşam şartları, kişileri belli meslekleri seçmeye zorlayabilir. Her halükârda, herkes istediği işi seçme hakkına sahiptir. İslâm, bir meslek sahibi olmaya çok önem vermiştir, öyle ki ailesinin geçimi için çalışan kişi Allah yolunda cihad eden mücahide benzetilmiş (Biharu’l-Envar, XCVI, 324) ve İnsanların en kötüsünün, kendi yükünü başkalarının sırtına yükleyen kişi olduğu tasrih edilmiştir. Bu alandaki yetkin örneğimiz, İmam Ali’dir (as). İmam Ali (as), kendi eliyle Hicaz’da hurmalıklar oluşturmuş, pek çok kuyu kazmıştır. (Bu kuyuların bazıları hâlâ mevcut olup kendi adıyla anılmaktadır.) Sonra da bütün bu serveti halka vakfemiş, yoksullara bağışlamış, kendi de yoksulların düzeyinde bir hayat sürmüştür.

28’inci maddeye göre: “Herkes eğilimine göre olan ve İslâm’a, kamu yararına ve başkalarının haklarına aykırı olmayan bir meslek seçilebilir. Devlet, toplumun çeşitli mesleklere olan ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, her fert için çalışma imkânı ve meslek edinmek için eşit şartlar sağlar.”

II. III. Tecessüsün Yasaklanması

Herkes kendi özel yaşamında, hatta iktisadî, toplumsal ve ilmî faaliyetlerinde birtakım sırlara sahiptir. Bu sırlar, mahremâne olmayanları bile, diğer insanlara ve devlet görevlilerine ifşa edilmemelidir. 25’inci madde bunu açıkça tasrih eder: “Mektupların denetlenmesi ve ulaştırılması, telefon konuşmalarının tespit edilmesi ve açıklanması, telgraf ve teleks haberleşmesinin açıklanması, haberleşmenin önlenmesi ve ulaştırılması, gizli dinleme ve her türlü tecessüs, kanun hükmü dışında yasaktır.”

Bu maddenin sonundaki her türlü tecessüs ifadesi dikkati çekmektedir. Zira teknolojinin gelişmesi durumunda ortaya çıkabilecek yeni teknikleri de kapsamına almaktadır.Anayasadaki tecessüs yasağı, kaynağını Kur’ân ve akıldan almaktadır. Kur’ân’da açıkça “tecessüs etmeyin” buyrulmuştur (bkz: Hucurat, 12). İnançların teftişe tabi tutulmasını tarihte karşılıştağımız kötü sonuçları beraberinde getirmiştir. Öyle ki Batı’da, Ortaçağ’da bilimadamları inançları yüzünden kilisenin baskı ve işkencesine uğramıştır. Galile’nin, dünyanın güneş etrafında döndüğüne inandığı için kiliseye ettiği tövbe meşhurdur.

İslâm âleminde on dört asır boyunca, Yunan uygarlığı gibi kadîm uygarlıkları mirasını genişletip zenginleştirerek, insanlığın kültür hazinesine ekleyen ve sonraki nesillere, özellikle Rönesans Avrupa’sına aktaran pek çok ilim adamı ortaya çıkmıştır. Bu âlimler, tabiat, felsefe ve matematik bilginleri olarak din âlimleriyle birlikte ortak bir saygıya ve resmî makamların özel teveccühüne mazhar olmuşlardır.

Buna göre Anayasa’nın emri gereğince kimse düşüncesi yüzünden kınanamayacağı gibi, kimsenin düşüncesi sorgulanamaz da. Bu yüzden, kişi gizli olarak günah işlese ve bu günahı toplumsal bir fesada yol açacak türden değilse, kimsenin günahı araştırıp günahkârı ortaya çıkarmaya hakkı yoktur. Halkın özel alanı, araştırılıp sorgulamadan masun tutulmalıdır.

Günümüzde bilgi emniyetinin iktisadî önemi geçmişe nazaran daha da artmıştır, yokluğu durumunda şahıslar ekonomik yönden zarar görebilecekleri için mala saldırı bağlamında ele alınabilir.

II. IV. İnanç Özgürlüğü:

Hiç kimseye zorla bir inanç benimsetilemez. İslâm’da özgürlük, “Dinde zorlama yoktur” (bkz: Bakara, 256) hükmü gereğince din alanında bile sağlanmıştır. Biz, din özgürlüğü alanı, dinî özgürlükle sınırlı tutulamayacağı, bireysel, toplumsal, kültürel ve siyasî … alanları da kapsadığı için bu konu üzerinde ayrıntılı olarak duruyoruz. 23’üncü madde şöyle der: “İnançların araştırılması yasaktır ve hiç kimse sırf bir inanca sahip olmak yüzünden saldırı ve kınamaya hedef olamaz.”

Düşünce ve fikir ayrılığı, kültürün gelişmesi ve hayatın zenginliği için gereklidir de Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sözü dinleyip en güzeline uyanlar” övülmüştür (bkz: Zumer, 18).

23’üncü maddede ilginç olan bir diğer husus da, hiçbir istisnanın öngörülmemiş olmasıdır. Yani hiçbir şekilde düşünce teftişini gerekli kılacak bir durum söz konusu değildir.

3. DİNî ÖZGÜRLÜK:

Tapınma hissi, diğer insanî duygularda da olduğu gibi, insan toplumlarının genelinde, başlangıçtan itibaren gözlemlediğimiz bir histir. Bütün dinler; ister ilâhî kökenli, isterse de insan yaratısının ürünü olsunlar, bu duygunun tatmini için ortaya çıkmışlardır.

Bir dinin dünya görüşü ve uygulamaları, akla ve mantığa uygun olsun veya olmasın, insanın istidatları ve varlık alemiyle hemâhenk olduğu nispette fıtrî hesap edilir.

Dinler çok genel olarak iki gruba ayırabiliriz: Vahiy yoluyla yaratıcıdan gelen din, yaratıcıyı kabul etmekle birlikte yaratıcı tarafından gönderilmemiş olan dinler. İslâm’a göre, Yahudîler, Hıristiyanlar ve Zerdüştîler Kitap Ehli’ni oluştururlar. Bu dinler, Tanrı’ya, ahirete ve peygamberliğe inanma hususunda müşterektirler.

Kur’ân, Müslümanların kutsal kitabı olup vahyedilişinden sonra geçen asırlar boyunca hiçbir tahrif ve değişime uğramamıştır. Fakat diğer kutsal kitaplar için aynı şeyi söyleyemeyiz. İslâm, önceki dinlerin aslî inançlarını içermekle birlikte, buna ek olarak sonsuza dek gelecek olan bütün insanlığın ihtiyaçları için de hükümler getirmiştir. Müslümanlar ayrım gözetmeden bütün peygamberlere iman etmekle mükelleftirler.

Anayasa, İran halkının ezici çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin resmî dininin İslâm olduğunu tasrih etmiş, Ehl-i Kitap ve diğer din mensupları için değişik düzenlemelerde bulunmuştur. Bundan ilerde bahsedeceğiz.

III. I. İslâm, İran’ın Resmî Dini

12’nci maddeye göre: “İran’ın resmî dini İslâm ve Caferî-i İsna Aşeri mezhebidir. Bu madde sonsuza değin değiştirilemez. Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî ve Zeydîye gibi diğer İslâm mezhepleri de tam saygınlığı haizdirler ve bu mezheplerin mensupları kendi fıkıhlarına göre dinî merasim icrasında serbesttirler. Dinî eğitim ve öğretimde, ahvâl-i şahsiyede (evlenme, boşanma, miras ve vasiyet) ve mahkemelerde buna ilişkin davalarda hükümleri resmen tanınmış olup, bu mezheplerden herhangi birinin çoğunlukta olduğu yörelerde şûrâların yetki sınırı içindeki yerel kararlar, diğer mezhep mensuplarının haklarına riayet edilmek kaydı ile o mezhebe uygun olacaktır.

III. II. İslâm’ın Temelleri:

I. Tevhid: Varlık âlemi tek bir Tanrı’nın yaratmasıyla oluşmuştur, yaratılan her şey Yaratıcı’nın bilgi, kudret ve iradesine delalet eder. Yaratıcı, yarattıklarına benzemez. Zira maddî varlıklar ışık, ses, cismiyyet gibi sıfatlara sahiptirler ki hepsi de yaratılmış olmanın gereğidir. Yüce Allah’ın zatının mahiyeti, ne insanlaraca, ne de meleklerce derk edilemez. Çünkü bütün tasavvurlar nihayetinde mahlukturlar. Hakikî ve mutlak olan yegâne varlık O’dur, bütün evren O’nun cilvesidir. Zaman ve mekânın yaratıcısıdır. Bu yüzden bütün varlığı ihata eder ve her şeye aynı ölçüde yakındır. Bu yakınlık zamansal ve mekânsal olmayıp, teşbihte hata olmasın, âlimin malumu, (bilenin bilineni), illetin malulu (sebebin sonucu) ihatası gibi bir yakınlıktır. Hiçbir eksiklik ve ihtiyaç zâtına yol bulamaz. O bütün mahlukatın ihtiyaçlarını giderendir.

 

II. Peygamberlik: İnsanlar arasında öyle kişiler mevcuttur ki ruhî temizlik, davranışlarının ve düşüncelerinin doğruluğu nedeniyle, Tanrı’nın, meleği vasıtasıyla kendileriyle konuşmasına liyakat kazandılar. Bu şekilde de ilâhî mesajları ve doğru yaşama yolunu diğer insanlara ilettiler. Hz. Nûh, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed (hepsine selam olsun) diğer peygamberlerden üstündürler. Kitap veya şerîat sahibidirler. Bununla birlikte, Hz. Muhammed (saa), peygamberlerin sonuncusu ve en yücesidir.

III.Kıyamet: Yüce Allah, insana bütün bu istidat ve gücü sadece sınırlı bir dünya hayatı için vermiş olmaktan münezzehtir. Bütün peygamberler, insanın bu dünyadaki eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşecekleri başka bir âlemin var olduğuna tanıklık etmişlerdir. Öte âlemdeki her insanın konumu, bu dünya hayatı boyunca kendisi için oluşturduğu şahsiyetine bağlıdır. Her amel, insanın ruhunda tam bir etki oluşturur ve insan, bu dünyadaki davranışlarının sonucunu eksiksiz olarak görecektir. Ahiretin bu dünyaya nispeti, bu dünyanın anne karnına olan nispeti gibidir. Anne karnındaki insan doğmadan önce bu dünyanın niteliği hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Tıpkı bu dünyadaki kişinin ahiret hakkında tam bir bilgiye sahip olmayışı gibi. Fakat aralarında bir fark vardır. O da şudur ki anne karnındaki kişi, yeni âlemi için gerekli olan organları yaratış kanunları çerçevesinde edinir, bu dünyadaki insanın o âleme hazırlanmasıysa kendi çabası ile mümkündür. Bu hazırlanış, Allah’ın hidayeti ve peygamberlerinin aracılığıyla gerçekleşebilir.

III. III. Resmî Mezhep:Teşeyyü (Şîa):

Hz. Peygamber’den (saa) sonra, tek bir Kur’ân’ın varlığına rağmen Müslümanlar arasında hilafet, yani toplumun siyasî ve dinî önderliği konusunda ihtilaf çıktı. Peygamber’in halifelerinin 12 kişi olduğuna inanan, bunların ilkinin İmam Ali (as), sonuncusunun da İmam Mehdî (ac) olduğunu kabul eden, bunun da ilâhî hüküm gereğince olduğunu inananlara 12 İmam Şîîleri, kabul etmeyenlere de Sünnî denmiştir. Diğer ihtilaflar (fıkıh ve Kur’ân tefsiri alanlarındakiler) bu ihtilaftan doğmaktadır ki bu konuyu ayrıntılı bir şekilde incelemenin yeri burası değildir.

12 İmam (as) arasında, siyasî şartların elvermesi açısından en uygun konumda olan İmam Cafer Sadık (as), akaid ve fıkhı anlatıp yayma imkânını bulabilmiş, bu yüzden, özellikle Ehl-i Sünnetin dört fıkıh mezhebiyle (Hanefîlik, Hanbelîlik, Malikîlik ve Şafiîlik) birlikte değerlendirildiğinde, Şîa’ya Caferilik de denmiştir.

 İran halkının çoğunluğunun bu mezhepten olması nedeniyle, Anayasaca Caferîlik resmî mezhep kabul edilmiştir. Caferîliğin resmî mezhep olmazının sonuçları şunlardır:

a.        Kanunlar, pek çok durumda Ehl-i Sünnet fakîhlerinin görüşlerine benzese de Şîî fakîhlerinin görüşlerine uygun olarak tatbik edilir.

b.        Rehber Şîî olmalıdır.

c.        Cumhurbaşkanı resmî mezhebe inanmalıdır.

d.        Yargı Organı ve Yüce Dîvân başkanları Şîî müçtehitler arasından seçilir.

Elbette diğer İslâmî mezhep müntesipleri kanun karşısında Şîîlerle eşittir; kendi vekillerini seçerek, cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılarak memleket idaresine katılırlar. Bu kişiler:

   1. Dinî merasimlerini kendi fıkıhlarına göre icra edebilir,

   2. Kendi mezheplerine göre eğitim yapabilir,

   3. Ahval-i şahsiyelerinde (evlenme, boşanma, miras vb) kendi mezheplerince amel edebilir; hattâ mahkemelerde kendi hükümlerine göre muhakeme edilirler ve

   4. Özgürlük, bağımsızlık ve İslâm Cumhuriyeti’nin değerleriyle çelişmemek şartıyla dinî örgütler kurma hakkına sahiptirler.

III. IV. Diğer Dinler:

Diğer din mensupları, Müslümanlara düşmanlık etmedikleri müddetçe emniyet içerisinde yaşarlar ve -diğer mezheplerden söz ettiğimiz bölümdeki istisnalar hariç- bütün haklardan yararlanırlar. Elbette İslâm dini akla çok önem verdiği, Şîa fıkhının dört kaynağından biri de akıl olduğu için ve diğer dinlerle pek çok ortak noktaya sahip olunması sayesinde bu din mensuplarının rızası çok geniş bir oranda sağlanabilmektedir. Bu dinler sadece ahval-i şahsiye ile ilgilendikleri, İslâm gibi, özellikle içtihat sayesinde sürekli genişleyen; siyasî, ekonomik ve toplumsal alanlardaki hükümleri ihtiva etmedikleri için, bu dinlerle İslâm arasında, bir hüküm üzerinde bir çelişki de belirmemektedir.

İslâm, Ehl-i Kitab’a adaletle davranma hususunu önemle tekid etmiştir. Rivayet edilmiştir ki Muâviye’nin askerleri Yahudî bin kadının ayağındaki halhalı zorla aldıklarında, İmam Ali (as), eğer bir insan bu durum yüzünden üzüntüden ölse kınanmaz buyurmuştur. Yüce Allah, Hz. Peygamber’e (saa), eğer Ehl-i Kitap iman etmezse, onları aralarındaki ortak kelimeye (tevhid) davet etmesini emretmiştir. (Âl-i İmrân, 64)

Bu şekilde tebliğ ve barış içersinde yaşama aynı anda sağlanmış olur. Anayasanın 13’üncü maddesine göreyse: “Yalnız Zerdüştî, Musevî, Hıristiyan İranlılar kanun dairesinde dinî merasimlerini icrada serbest olan azınlıklardır ve ahval-i şahsiye ile dinî eğitimlerinde kendi usullerini uygularlar.”

III. V. Diğer Din ve Görüşler:

İlâhî dinlerin haricindeki dinlerle mütedeyyin olanlar veya hiçbir dine bağlı olmayanlar dine Müslüman olmak için zorlanmazlar; delillendirme, mantık ve güzel ahlâk yoluyla hidayetleri için gayret gösterilir. İslâm ve Müslümanlar aleyhinde fiilî bir girişimde bulunmadıkları sürece, yüksek idarî makamlara atanamamak ve milletvekilliği yapamamak dışında diğer vatandaşlarla aynı hakka sahiptirler. Kadılık da yapamazlar. Zira halkın çoğunluğu bu kişilerin liyakatine inanmaz. Kadı olmanın şartlarından biri de imandır. Anayasanın 14’üncü maddesine göre:“Allah, sizinle dinde vuruşmayanlara ve sizi yurdunuzdan sürmeyenlere dürüst ve iyilikle davranmanızı yasaklamaz. Muhakkak ki Allah dürüst ve adil davrananları sever. (Mümtahine, 8) ayeti kerimesi gereğine İran İslâm Cumhuriyeti ve Müslümanlar, gayri Müslimlere İslâm’ın iyi ahlâk kuralları, dürüstlük ve adalet ile muamele ve onların insan haklarına riayet etmekle yükümlüdürler. Bu madde İslâm ve İran İslâm Cumhuriyeti aleyhine düzen ve girişimde bulunmayanlar hakkında geçerlidir.”

Bu konuyu İmam Ali’nin (as) Mısır valisi Malik Eşter’e yazdığı bir mektuptaki şu ıfadelerle kapatalım: “Kalbinde, halka rahmet, muhabbet ve lütuf için yer aç, onları parçalamayı ganimet sayan bir canavar gibi olma! Zira insanlar iki kısımdır; ya dinde kardeşlerin, ya da yaratılışta benzerlerin.” (Nehcu’l-Belağa, 53. mektup)

IV. İfade Özgürlüğü:

Konuşma, Yüce Allah’ın kudret ve ilminin büyük mazharlarından biridir. Kur’ân’da Allah, kendisini beyanı öğreten şeklinde vasfetmiştir. Konuşma, insanın maddî ve ruhî ihtiyaçlarının giderilmesinde, kültürün oluşturulması ve intikalindeki önemi ve bu yüzden, insanın sahip olduğu büyük ayrıcalıklardan biri olmasının yanında; halkın kanunlar çerçevesındeki gücünün ve toplumsal adaletin sağlanmasında da vazgeçilmez oluşu yüzünden büyük bir önemi haizdır. Hâkim gücün ıslahındaki en etkin yöntem, halkın yapıcı eleştirilerini dillendirebilmesidir.

Elbette beyanın tek bir şekli yoktur. Yazılı ve sözlü olabileceği gibi, film, fotoğraf ve diğer sanat dalları şeklinde de olabilir. Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah kaleme ant içmiştir. Açıktır ki kalemin sınırlı bir şekli yoktur; kendisi aracılığıyla yazılıp çizilen her şey kalemdir. 34’üncü maddeye göre: “Hakkını arama her ferdin tartışılmaz hakkındır ve herkes hakkını arama amacı ile yetkili mahkemelere başvurulabilir. Milletin her ferdinin bu mahkemelere başvurma imkânı bulunmalıdır. Hiç kimsenin kanun gereğince başvurma hakkını haiz bulunduğu mahkemeye başvurması engellenemez.”

Anayasa’da açıklanan ifade özgürlüğü, açıktır ki basın-yayın alanının dışındaki faaliyetleri de (film, konferans vb) kapsamaktadır.İfade özgürlüğü, halkın ve halkın dostlarının hizmetinde, toplumun refahı ve mutluluğu yönünde kullanılabileceği gibi ister kötü niyetli kişiler içerden olsunlar, ister dış güçlerin aleti olsunlar aksi yönde de kullanılabilir.

Elbette her söz ve ifade, muhatapların düzeyi göz önüne alınarak serdedilmelidir. Fakat aklî olan bu sınırlandırılmaların güç sahiplerinin her türlü düşünceyi engellemelerinin vesilesi olmaması için, halkın temsilcisi olan yürütme organı bu sınırlamaları kanunda açıkça belirtmelidir. Sınırlama sadece iki durumda mümkün olabilir; İslâm’a aykırılık ve toplumun genel maslahatına zarar verilmesi durumunda.

Birinci durum hakkında şunu hatırlatmalıyız ki, İslâm tartışmanın ve düşünce beyan etmenin önünü almamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanlar defalarca akletmeye, tarih ve evren hakkında düşünmeye davet edilmişlerdir ve sözü dinleyip en güzeline uyanlar övülmüştür. Hz. Peygamber’e (saa), Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırması, insanlarla en güzel biçimde tartışması emredilmiştir.

İslâm’ın ilk devirlerinde, İslâm dünyevî gücü de elde etmiş olmasına rağmen, Tanrı’yı inkar eden kişilerin bile İmam Cafer’le (as) tartıştıklarını rivayetlerden anlıyoruz. Demek ki en temel meselelerde bile ilmî tartışmaya izin verilmiştir. Fakat elbette kötü niyetli kişilerin sade zihinleri çelmek ve saptırmak için fitne peşinde koşmalarına izin verilemez.

Yayınlar toplumun genel çıkarlarına zarar verebilecekse eğer, örneğin suçların artması, vergi toplanmasının önlenmesi ve dış düşmanların suistifadesine açıklık gibi, aynı sınırlandırmalar sözkonusudur. Kuşkusuz kanunun hükmü, cezalandırmak için yeterli değildir. Bir kitabın veya herhangi bir yayının yasaklanabilmesi için mahkeme kararı gereklidir.

V. Siyasî ve Toplumsal Faaliyet Özgürlüğü Olarak Partiler:

İslâm Cumhuriyeti’nde yönetim erki halka dayalı olsa ve halk seçimlere katılmak suretiyle kendi iradesini yönetime yansıtsa da, bu ölçüdeki bir siyasî ve toplumsal faaliyetin yeterli olduğu söylenemez. Halk, medya ve iletişim organlarında düşüncelerini ifade ederek kendileri gibi düşünen insanlarla buluşurlar ve önerilerini iktidara sunmuş olurlar.

Öte yandan halk hem düşüncelerini ifade etme yoluyla, hem de siyasî partiler içersindeki faaliyetleri aracılığıyla hem siyasî yetkinliğini geliştirmiş, hem de yönetim liyakatine sahip olan insanları tanımış olur. Ancak bu şekilde toplum siyasî olgunluk ve yeterliliğini kaybetmemiş olur.

Partiler “iyiliği emir, kötülükten sakındırma” esasına dayanan eleştiri haklarını kullanmak suretiyle, yönetimde bulunan kişileri rekabet ortamının da etkisiyle daha iyiye gitme yönünde kamçılamış olurlar. Zaten İslâm toplumunu diğer toplumlardan farklı kılan unsur da ahlâka dayalı oluşu ve dinî kuralları gözetmesindedir; siyasi kudreti elde etmesinde değil.

Böyle bir ortamın varlığı, halkında yararına olacaktır. Halk sürekli olarak siyasî sahnede olacağı için değişik düşüncelere âşinâlık kesbedecek ve ahlâkî ölçüleri de gözetmek suretiyle en iyisini seçecek, bu şekilde toplum da rüşd yönünde adım adım ilerleyecektir.

Meslekî ve zumresel teşekküllerin, encümenlerin varlığı hem bu teşekkül üyelerinin faydasına, hem de dolaylı olarak bütün toplumun lehine olacaktır.Bilimsel ve sanatsal topluluklar da, bilimsel bilginin sağlanması ve üyeler arasında düşünce alışverişinin elde edilmesinde, millî ve uluslararası alandaki bilimsel ve toplumsal konulara katılımın sağlanmasında önemli yer tutarlar.

İşçi ve işveren sendikaları, işçi ve işveren arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ve her iki tarafın haklarının korunmasında temel bir öneme sahiptir. İş için uygun şartların oluşturulması ve uygun ücretin sağlanması için işverenlerle müzakere etmek, işçi sendikalarının görevlerindendir. Bu yolda görev hakkını kullanıp isteklerini bu şekilde kabul ettirme yoluna gidebilirler. Bu sendikalar işçilere makul bir ücret temin etmelerinin yanısıra toplumdaki karışıklığı ve isyan teşebbüslerini önlemeleri açısından da hükümetlerin desteğini kazanmışlardır.

Batıdaki kapitalist rejimlerin ayakta kalabilmeleri ve komünist  sloganların etkisinin kırılabilmesi büyük ölçüde güçlü sendikaların sayesinde olmuştur.

İslâmi toplum, ahlâk temelli bir toplum olduğu, ahlâkın temeli de adalet ve insaf olduğu için, işçilerin ve bütün toplum sınıflarının hakları korunmalıdır. Bunun sağlanması için âdil kanunların yetmeyeceği açıktır. Hak sahiplerinin ellerinde, haklarını koruyabilmelerini sağlayacak araçlar da bulunmalıdır. 26’ncı maddeye göre: “Partiler, dernekler, siyasî ve sınıfsal kuruluşlar ile İslâmî kuruluşlar veya tanınmış dinî azınlıklar bağımsızlık, hürriyet, millî birlik, İslâmî ölçüler ve ilkeleri ile İslâm Cumhuriyeti esasını ihlal etmedikçe serbesttirler. Hiç kimsenin bunlara katılması engellenemez ve kimse bunlardan birine katılmaya zorlanamaz.”

VI. Sigorta: Toplumsal Güvenlik:

Beytulmalın kullanım alanlarından biri de elden ayaktan düşmüşlerin, velisi olmayanların, kısacası kendi bakımlarını sağlayamayacak durumdaki kişilerin (elbette bu yoksulluk kendi ihmallerinden kaynaklanmamalı) ihtiyaçlarını temin etmektir. Rivayette İmam Ali’in (as) yanındakilere elden ayaktan düşmüş bir ihtiyarı sorduğu: “Hiristiyan bir yaşlı adamdır, şimdilerde yoksul düştü” cevabını aldığında şöyle buyurduğu nakledilir: “Gençken gücünden istifade ettiğiniz halde şimdi çalışmayacak durumda olduğu için nasıl olur da onu kendi haline bırakırsınız?” buyurmuşlar ve kendisine bütçeden bir maaş bağlamışlardır. 

29’uncu madde şöyle der: “Emeklilik, işsizlik, yaşlılık, çalışamaz duruma gelmek, kimsesizlik, yolda kalmışlık ve beklenmedik olaylarda sağlık hizmetlerine, ilaça ve tıbbî bakıma ihtiyaç dolayısıyla sigorta veya buna benzer bir şekilde sosyal güvenlikten yararlanmak herkese ait bir haktır.Devlet kanunlara uygun olarak kamu gelirlerinden ve halkın katkısı ile sağlanacak gelirlerden yukarıdaki hizmet ve malî destekleri ülkedeki her bir ferde ayrı ayrı sağlamakla yükümlüdür.”

Toplumsal dayanışmanın, güvenliğin sağlanması için fıkıhta hisbe kurumu öngörülmüştür. Bu kurum bugün işlevliğini sigortacılık yönteminde bulmaktadır. Sigortacılık yeni bir olgu olduğu ve Hz. Peygamber (saa) ve İmamlar (as) zamanında mevcut olmadığı için, fakîhler içtihat ederek cevazına hükmetmişlerdir (İmam Humeynî, Tahriru’l-Vesile, II, 608).

Devletin toplumsal düsenceyi sağlama ve iş olanaklarını yaratma zorunluluğu (28’inci madde) ve İslâmi iktisat düzeninin –ki ayrıntılarını ilerde göreceğiz- yardımıyla Anayasa’nın yoksulluğu ortadan kaldırıp toplumsal refah gerçekleştirmeye verdiği önemi anlayabiliyoruz.Yaşlı ve velisi olmayan kadınlar ile velisi olmayan çocukların durumuyla ilgilenmek önceliklidir.

VII. Bireysel Emniyet ve Yargı Adaleti:

İdam hukukundaki beraat ilkesinden bahsederken aslolanın suçsuzluk olduğunu, suçun ispatı gerektirdiğinden ve suçun sınırlarının kanunca çizilmiş olması zorunluluğundan sözetmiştik. Bununla birlikte, suçun tanımlanmış olması da yeterli değildir, zanlının âdil bir mahkemede yargılanması şarttır. 37’nci maddeye göre: “Aslolan beraattır. Hiç kimse suçu yetkili mahkeme tarafından sabit kılınmadıkça kanun nazarında suçlu sayılmaz.”

32’nci maddeye göreyse: “Hiç kimse kanunun belirlediği hüküm ve usul dışında yakalanamaz. Tutuklama durumunda itham konusu delilleri de zikrederek zaman geçirmeksizin yazılı olarak itham edilene bildirilmeli ve duyurulmalıdır. En çok yirmi dört saat içinde ilk tutanaklar dosyası yetkili makamlara gönderilmeli ve yargılamanın en kısa bir zamanda başlaması sağlanmalıdır. Bu maddeye aykırı davranan kanun gereğince cezalandırılır.”

Mahkeme kararının adil olması için gereken şartlar şunlardır:

a. Zanlı dilerse avukat tutabilir. 35’inci maddede şöyle denir: “Her mahkemede davanın taraftarlarının kendileri için vekil tayin etme hakları vardır ve avukat tutubilecek durumda değil iseler onlara vekil (avukat) tayin etme imkânları sağlanmalıdır.”

Avukatlar kanunları bilirler ve zanlının dosyasını inceleyerek olumlu ve olumsuz noktalarını teşhis edip müvekkillerini savunabilirler. Bu noktaların çıkarılıp hâkime sunulması hâkimin de işin kolaylaştırır, hükmü sadır etmesinde yardımcı olur, bu durum davranın taraflarını da memnun eder.

b. Zanlılar aleyhindeki deliller işkence ve baskıyla elde edilemez. Zira 38’inci maddeye göre: “ikrar elde etme veya bilgi edinmek için başvurulacak her türlü işkence yasaktır. Kişinin tanıklığa, ikrara veya and içmeye zorlanmasına cevaz yoktur ve bu türlü tanıklık, ikrar ve and içmeler değersiz ve geçersizdir. Bu maddeye aykırı davranalar kanun gereğince cezalandırılır.”

c. Hakim hüküm verme için yeterli delile sahip olmalıdır. 166’ncı maddeye göre: “Mahkeme kararlarının, gerekçeli ve kanun ile usul hükümlerine dayalı bir şekilde verilmesi gerekir. Buna uymayan hakim hakkında mahkemeye başvurularak takip kararı çıkarılabilir.”

d. Mahkeme alenî olmalı, genel ahlâka ve toplumsal düzeni olumsuz etkileyecek durumlar ile tarafların gizlilik talep etmesi durumu hariç basın mensuplarının duruşmada bulunmaları engellenmemelidir (bkz: 165’inci madde).

e. Siyasî ve basınla ilgili olan davalara ancak jüri üyelerinin huzurunda bakılabilir. Ayrıca suçlular, isterse ağır cezayı hak etmiş olsunlar onur kırıcı muameleye tabi tutulamazlar. 39’uncu maddeye göre:“Kanun hükmü ile yakalanan, tutuklanan, hapsedilen veya sürülen bir kimsenin şeref ve haysiyetini zedelemek, her ne suretle olursa olsun yasaktır ve cezalandırmayı gerektirir.”

Cezalar kanun koyucu tarafından suçun şekli, sayısı ve şiddetine göre belirlenir. Ayrıca bazı suçlarda suçlunun şahsiyeti, sabıkası ve suçun şartları göz önüne alınarak hakime de belli bir oranda insiyatif bırakılmıştır.

İslâm’a göre dört çeşit ceza vardır:

I. Hudud: Bir dizi suçun işlenmesi durumunda öngörülen cezalar muayyen miktardadır, değiştirilemez. Örneğin iffete aykırı birtakım davranışlarda, rejime silahlı muhalefet etmede ve toplumda fesada yol açmada olduğu gibi. (Bu cezaların uygulanabilmesi için suçun sübutu konusunda hiçbir şüphenin olmaması gerekir.)

II. Kısas: Mücrim kişi, kastî olarak bir başka kişiyi öldürür, yaralar veya darp ederse, mağdur taraf mahkemede bu durumu ispat ettiği takdirde, aynı şekilde cezalandırılır.

Kısas, hiçbir toplumsal statü göz önüne alınmadan âdilâne bir şekilde uygulanır. Hak sahibi, dilerse kısas hakkından vazgeçebilir ki bu İslâm’da övülen bir davranıştır.

III. Diyet: Kasıt olmayan zarar vermelerde, mağdur tarafa veya vârisine suçlu tarafından ödenen miktara denir. İslâm’ın başlangıcında diyet miktarı enflasyondan etkilenmeyecek ve dünyanın her yanında geçerli olabilecek bir şekilde düzenlenmişti. Buna göre, devlet muayyen bir miktarı, şartları ve toplumu göz önüne alarak diyet miktarı olarak belirleyebilir. Bu miktar, ömeğin bir uzvunu kaybetmiş veya bakıma ihtiyacı olan bir kişinin ihtiyacını giderecek miktarda olmalıdır. Hak sahibi, diyetten vazgeçebilir.

IV. Tazir: Diğer cezaların belli bir şekli yoktur. İslâm bu alanı devlete bırakmıştır. Yasama organı, bütün şartları düşünerek değişik suçlar için uygun cezaları yasalaştırır. İslâm Cumhuriyeti’nde bu kanunlar “İslâmî Ceza Kanunları” adı altında yayınlanmış ve umumun bilgisine sunulmuştur.

Kısas ve diyetin söz konusu olduğu ve  halk sahiplerinin bağışladıkları suçlarda, kanun, hükümete toplumsal düzeni sarsmanın cezası olarak mahkemeden tazir cezası isteme hakkını tanımaktadır.

B. TOPLUMSAL ADALETİN SAĞLANMASI

İslâm’da adelete çok önem verilmiştir, öyle ki daha önce bahsettiğmiz bireysel haklar ve özgürlükler meselesi adalet başlığı altında incelenmiştir. Buna ek olarak Anayasa’nın pek çok düzenlemesi adalet kavramına dayanmaktadır.

1. İslâm’da Adalet:

Pek çok Kur’ân ayeti, Hz. Peygamber’in (saa) ve İmamlar’ın (as) sözleri adalet hakkındadır. Örnek olarak birkaç misal verebiliriz: Kur’ân-ı Kerîm peygamberlerin gönderilme sebeplerinden birini adaletin ikame edilmesi olarak göstermiştir. “Biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adalet için kıyam etsinler.” (Hadid, 25)

Kitap, insanları bilinçli kılmak içindir, teraziyse adaletin sembolüdür. Bu ayette dikkati çeken ilginç noktalardan biri yüce Tanrı’nın “Biz peygamberleri Kitap ve mizanla gönderdik ta ki adaleti icra etsinler” dememiş, “insanlar adalet için kıyam etsinler” buyurmuş olmasıdır. Yani adaletin icrası insanların vazifesidir, hem bireysel, hem de toplumsal, hem iç hem de dış ilişkilerinde âdil olmak zorundadırlar.

Esasında İslâm’da haklar ve sorumluluklar karşılıklıdır, bir vazifeyle yükümlü kılınan bir kişi veya topluluk, aynı zamanda bu vazifenin karşısında bir hak sahibi de olmaktadır. Kıyamet gününde kişinin dünyadaki çabalarının, yapıp etmelerinin sonucu olmayan hiçbir karşılık yoktur. Daha dakik bir ifadeyle kıyamette yüzleşeceğimiz her şey, bu dünyadaki amellerimizin bâtınından, hakikatinden ibarettir: “Yaptıklarınızdan başkasıyla cezalandırılmıyorsunuz.”(Saffat, 39)

İnsanın amelleri varlık aleminde ruhuna etki etmektedir, bu etkiler yok olmamakta, yalnızca ölümden sonra açığa çıkmaktadırlar.

Başka bir nokta da İslâm’da adalet ilkesinin, sınırlı bir dönem için veya başka bir şarta bağlı olmaması hususudur. Adalete her durumda riayet edilmelidir. Zira adalet, varlık âleminin ve toplumun temelidir: “Bir topluma olan düşmanlığınız, adalette bulunmanıza engel olmasın, adaletle davranın ki adalet takvâya daha yakındır.”(Maide, 8)

Demek ki düşmanla savaşta bile adalet, gözetilmesi gereken bir kuraldır. İmam Ali’ye (as) “Adalet mi daha iyidir, yoksa bağışlama mı? Diye sorduklarında İmam: “Adalet her şeyi kendi yerine koymak, bağışlamaksa onları kendi yerinden çıkarmaktır, adalet bütün insanların koruyucusudur, öyleyse adalet bağışlamadan üstündür” buyurmuşlardır.

Elbette adalet, istihkakları farklı olan insanların aynı düzeyde olmaları demek değildir. Adalet eşitlik anlamına gelmez, daha çok gayret gösterenin, başkalarına daha çok faydası olanların, çabalarının sonuçlarından daha çok faydalanmaları anlamına gelir. Adalet kişilerin çabalarının karşılığını alacaklarını bilmeleridir, aksi takdirde toplumda yeis ve kaygısızlık hâkim olur ve bu durum toplumun refahını ve ilerlemesini engeller. Bunun adaletsizlik ve zulüm olacağı açıktır.

Halkı baskı, kandırma ve batıl veraset kanunları yoluyla yönetip kendilerinde hâkimiyet hakkı varsayan herkes zâlimdir ve Allah katında menfurdur. Elbette üstünlük iddia etme yolu her devlette, her zaman ve toplumda değişiktir. Günümüzün kapitalist yönetimler de nihayetinde geniş yığınların çıkarlarıyla çelişmektedirler ve dolayısıyla aynı hükmün kapsamına girmektedirler.

Şunu da eklemeliyiz ki İslâm’a göre günahkârlar sadece zâlimler değildir; zulme ve adaletsizliğe boyun eğip razı olanlar da günahkârdır. “Melekler kendi kendilerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: ‘Nerede idiniz?’ Onlar: ‘Biz yeryüzünde zayıf bırakılmışlar idik’ derler. (Melekler de:) ‘Onda hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü yataktır o!” (Nisa, 97).

 

Bu ayetin devamında, sadece gerçekten çaresi olmayan erkekler, kadınlar ve çocuklar azaptan istisna edilmişlerdir.

2. Anayasa’da Adalet:

İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası, İslâm’a dayandığı için adalet hakkında pek çok hüküm içermesi doğaldır. 1’inci maddede, İran devletinin hakla ve Kur’ânî adaletle payidâr olduğu belirtilir. 2’nci maddedeyse Tanrı’nın yaratılışta ve kanun koymadaki adaletine imanla birlikte her çeşit zulmün ve sultacılığın, ayrıca bunları kabul etmenin de yasaklandığını ifade edilir. Bu temeller, İslâm cumhuriyetindeki bütün kanunları, iç ve dış politikayı belirlemektedir. Ayrıca adalet ahlâkîliğin en bariz göstergesi olduğundan, devlet adaletin uygulamasıyla yükümlü kılınmıştır. (3’üncü maddenin I’inci bendi)

19’uncu madde halkın hakları konusunda şöyle der: “Milletin bütün fertleri hangi kavim ve kabilelerden olursa olsunlar, eşit haklardan yararlanırlar ve renk, ırk, dil ve benzeri etkenler ayrıcalık sebebi olamaz.”

20’nci madde şöyle devam eder: “Milletin her ferdi kadın veya erkek olsun kanun koruması açısından eşit durumdadırlar ve bütün insanî, siyasî, iktisadî ve toplumsal ve kültürel haklardan, İslâmî ölçüler çerçevesinde yararlanırlar.”

3’üncü maddede devletin sorumlulukları bildirilirken, IX’uncu bendde, “yersiz ayrım ve ayrıcalıkların kaldırılması ve herkes için maddî ve manevî her alanda âdilâne imkânlar sağlanması”, XII’nci bendde ise “eşitliğin sağlanması, yoksulluğun giderilmesi, beslenme, barınma, çalışma, sağlık ve toplumsal güvenlik alanlarındaki her türlü yoksulluğun ortadan kaldırılması için İslâmî ilkelere uygun sağlıklı ve âdilâne bir iktisadın temellerinin atılması” gerekli görülmüştür.

Özetlemek gerekirse, buraya dek milletin hakları ve özgürlükleri olarak saydığımız bütün hususlar, İslâm Cumhuriyeti Anayasası’ndaki adalet anlayışının görünümleridir.

C. KADIN VE AİLE HAKLARI:

Bütün bu saydığımız haklar ve hürriyetler, nihayetinde kadınların da hak ve hürriyetleri anlamına geliyorsa da, tarih boyunca kadınların layık oldukları yere gelmeleri güç ve servet sahipleri tarafından engellendiği, bazen de kadınlar özgürlük gibi güzel sloganlarla kandırılmak istendiği ve kültür, merhamet ve bütün yüce insanî hasletlerin ocağı olan aile kurumu bu şekilde tehdit edildiği için, İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası kadına ve haklarına özel bir önem vermiş, kadını kanunlarla daha bir koruma altına almıştır.

İslâm’ın ilk zuhur günlerinde ki o dönemde kadınlar tam bir insan sayılmıyorlar, hatta kız çocukları diri diri gömülüyordu, Hz. Peygamver (saa) kızı Hz. Fatıma (sa) odaya girdiğinde ayağa kalkıyor, elini öpüyordu.

İslâm’ın iffete aykırı davranışlar için öngördüğü sert cezalar, İslâm’ın kadının saygınlığının korumasına ve ailenin bekâsına verdiği önemi gösterir. İslâm’ın kadın ve erkek arasındaki ilişkileri düzenlemede gösterdiği titizlik, ayrıca her ikisinin özellikle de kadınların örtünmesini istemesi, kadının değerini ve özgürlüğünü korumak, onu sermayenin ve şehvetin kölesi kılma çabalarının önünü almak içindir.

Anayasa’nın 21’inci maddesine göre: “Devlet İslâmî ölçülere uyulmak üzere, her alanda kadın haklarını sağlamakla ve aşağıdaki hususları gerçekleştirmekle ödevlidirler:

a.        Kadının kişiliğinin olgunlaşması ve maddî ve manevî haklarının canlandırılması için elverişli ortamın hazırlanması,

b.        Özellikle gebelik ve çocuk bakımı açısından annelerin korunması ve bakıcısı olmayan çocukların korunması

c.        Ailenin özü ve sürekliliğinin korunması için yetkili mahkeme kurulması

d.        Dullar ile yaşlı ve kimsesiz kadınlar için özel toplumsal güvenliğin sağlanması

e.        Şer’î velisi bulunmayan çocukların kanunî temsilciliğinin, diledikleri takdirde bu işe ehil olan annelerine verilmesi.”

Kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farkı, hayatın çiçeklenmesinde ve ailenin oluşumunda temel ve benzersiz bir etkiye sahiptir. Anayasanın 10’uncu maddesi şöyle tasrih eder bu durumu: “Aile, İslâm toplumunu temel birimi olduğuna göre bütün kanun, karar ve ilgili planların aile kurulmasının kolaylaştırılması, onun kutsallığını gözetilmesi ve korunması ile aile ilişkilerinin İslâmî hukuk ve ahlâk temeline oturtulması yönünde olması gerekir.”

1. Kadının İktisadî Hakları:

İslâm’da kadın, erkek gibi kendi malında tasaruf hakkına sahiptir, kocasının haklarını zayi etmeme şartıyla ticarî ve ekonomik faaliyetlerde bulunabilir. Bu hak Batılı toplumlarda, 20’. yüzyılın ortalarına dek kadınlara tanınmıyordu. Kadınlar da çocuklar gibi kendi malları, hatta kazandıkları ücret üzerinde bile söz sahibi değildiler. Kanunlardaki pek çok ıslaha rağmen, örneğin 1907 ve 1947’de Fransa’da yapılanlar gibi, kadınlar kendi adlarına banka hesabı açamıyorlardı, bütün yetki kocalarındaydı. (Will Durant, The Pleasures of Philosophy, 9. Bölüm)

2. Kadınların Siyasî ve Toplumsal Hakları:

On dört asır önce, daha hiçbir toplum, kadının siyasî ve diğer alanlardaki etkisini önemsemezken, Kur’ân kadınlara siyasî ve toplumsal işlere katılma hakkını vermişti. Örneğin kadınlar da erkekler gibi Hz. Peygamber’in (saa) yanına gelip O’na bîat ediyorlardı. (Mümtehine, 12)

İran İslâm Inkılâbı’nda da kadınlar çok etkindiler, devrimin zaferinden sonra yapılan bütün seçimlere ciddi bir katılım gösterdiler. İran-Irak savaşında kadınlar eşlerini ve oğullarını cepheye gitmeye teşvik ediyorlardı, kendileri de cephe gerisi faaliyetlere gönüllü katılıyorlardı.

Günümüz İranlı kadınları, üniversite eğitiminin bütün alanlarında, en yüksek akademik dereceleri erkeklerle birlikte paylaşıyorlar ve kültürel, siyasî, bilimsel vb her alanda hiçbir hukukî sınırlandırmaya tabi tutulmadan çalışabiliyorlar. Bütün bu başarılar, kadınların saygınlığı gözetilerek ve Anayasa’nın onlara tanıdığı haklar muvacehesinde gerçekleşmektedir.

3. Kadınların Ailedeki Hakları:

İslâm hukukuna göre, kadının bir eş olarak görevi, kendi de razı olmakla birlikte erkekle cinsel birleşmede bulunmasıdır. Evişi yapmakla mükellef değildir. Gerçi kadınlar pratikte bu işi yardımlaşma ve paylaşma bakımından yapmaktadırlar ve bu durum eşlerin birbirleriyle ilişkilerini kuvvetlendiren bir unsur olmaktadır.

Kadının geçimini sağlamak erkeğin görevidir, kadının böyle bir zorunluluğu yoktur. İslâm Cumhuriyeti’nde devlet, kadının haklarını pratik olarak koruyan, onu ailede ve toplumda güvenceye kavuşturan bir ortamı yaratmak zorundadır. (bkz: 21’inci madde)

D. MİLLÎ BERABERLİK:

Millet, bir toprak parçası üzerinde tek devlet olarak nesiller boyunca ortak yaşamış halka denir. Genellikle bir milletin fertleri dilde, dinde, geleneklerde ve tarihte ortak yönlere sahiptirler ve bunların toplamı topluma diğer toplumlardan farklı bir hüviyet kazandırır.

İslâm’da, günümüzün siyasal ve coğrafî millet kavramı yerine, ümmet kavramı vardır. Bütün Müslümanlar, İslâm ümmetini oluştururlar. Hepsinin hâkimi Allah’tır, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in (s) sünneti bu ümmetin temel kanunlarıdır. İran milletinin özellikleri, Anayasa’daki tanımıyla şunlardır.

1. Resmi Dil ve Alfabe:

İran’da muhtelif dillere ve lehçelere sahip pek çok kavim yaşamaktadır: Fars, Arap, Türk, Beluç vs gibi. 15’inci maddeye göre:“İran halkının resmî ve ortak dili ve yazısı Farsçadır. Senetler, resmî metinler ve ders kitapları bu dil ve yazı ile olmalıdır. Ancak mahallî ve kavmî dillerden basında ve kitle haberleşme araçlarında yararlanma ve okullarda o dilin edebiyatının öğretilmesi Farsçanın yanında serbesttir.”

Tek bir resmî dilin zorunluluğu, millî birliğin sağlanması ve devlet ve millet işlerinin idarî, ticarî ve basın-yayın alanında icrası için zorunludur. İran halkının çoğunluğu Farsça konuşmakta, diğerleri de Farsçayı anlayabilmektedir.

Fars dili, İranlıların İslâm’ın zuhurundan sonra konuştuğu dildir. Harfleri 4 harf hariç, Arapçanınkilerle aynıdır.

Pek çok ilmî ve edebî eser İran tarihi boyunca bu dilde yazılmış, dünya kültürüne pek çok edebî ve kültürel hazine bu dilde kazandırılmıştır. Firdevsî’nin Şahnâmesi, Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Sa’dî’nin ve Hâfız’ın şiirleri gibi eserler. Bununla birlikte, İran’da Arapçaya da çok önem verilmektedir. 16’ncı maddeye göre: “Kur’ân ve İslâmî ilimler ve maarif dili Arapça olduğuna ve Fars edebiyatı tamamen bu dille karışmış bulunduğuna göre, Arapçanın ilköğretimden sonra ve orta dönemin sonuna kadar her sınıf ve dalda öğretilmesi gerekir.”

 

Arapça İslâm dünyasında, farklı dilleri konuşan İslâm ümmetinin birbirlerini anlayabilmeleri sağlayacak ortak bir dil olabilir.

İranlılar Arap gramerinin düzenlenip yazılmasında ve lûgat çalışmalarında çok önemli roller üstlenmişlerdir. (Örneğin Sibeveyh nahiv ilminde, Taftazanî sarf, meânî ve beyânda, Firuzâbâdî de lûgat ilminde) Fahru’r-Razî’nin Tefsîr-i Kebîr’i, Zemahşerî’nin Keşşâf’ı, Tabersî’nin Mecmau’l-Beyân’ı, ve Tâbâtâbâî’nin el-Mîzân’ı, İranlı âlimlerce yazılmış olan muteber tefsîrlerdendir. İranlılar, hadîslerin toplanmasında da öncü idiler. Sözgelimi, Şîîlerden Şeyh Müfîd, Şeyh Sadûk ve Şeyh Tûsî’yi, Ehl-i Sünnet’ten de Buharî, Müslim, Hâfız Ebû Nuaym ve Hakîm-i Nişaburî’yi örnek gösterebiliriz.

Tıp, astronomi, matematik ve felsefe âlimleri olan Fârâbî, İbn Sînâ, Bîrûnî, Gazâlî ve Nasıruddîn Tûsî de Farsça konuşuyorlardı. Bu şahsiyetler pek çok değerli Arapça esere imza attılar. Bu eserler dünyanın kadÎm kültürünü zenginleştiren eserlerdi ve bu birikim Rönesans sonrası Avrupasınca tevarüs edildi.

2. Resmi Tarih:

17’nci madde şöyle diyor: “Ülkenin resmî tarih başlangıcı İslâm Peygamberi’nin (saa) hicretidir ve hicri şemsî ve hicrî kamerî takvimlerden her ikisi de geçerlidir. Ancak devlet işlerinde dayanak olan tarih hicrî şemsîdir. Haftalık resmi tatil ise Cuma günüdür.”

İlk dönemde müslümanlar kendilerine mahsus bir tarih başlangıcı belirlemek istediklerinde ihtilafa düşmüşlerdi. Sonunda, Hz. Peygamber’in (saa) Mekke’den Medîne’ye hicretinin tarihin başllangıcı kabul edilmesi noktasında birleştiler.

Hicret, hem müslümanlarca ortak yapılan bir eylem, hem de toplumsa bir hareket, İslâmî toplumun inşasına yol açan bir çıkış olduğu için başlangıç noktası olarak kabul edilmişti. Hz. Peygamber’in (saa) doğum günü veya peygamberliğin ilk günü gibi öneriler kabul görmedi. Resul-i Ekrem’in (saa.) hicreti, miladî 622 yılında gerçekleşmiştir.

Dünyanın Güneş etrafında bir de dönüşü, güneş yılını oluşturur, 12 ay ve 365 gündür. Hicrî kameri yılsa 12 aydır. Güneş yılında her mevsimin başlangıcı ve bitişi sabit aylarda gerçekleşir, kamerî aylardayasa bu durum değişmektedir.

Kamerî aylar ve yıl, halkın genelince hesab edilebilir. Güneş takviminin yılları ve aylarıysa, sadece bilimsel gözlemler sonucu tesbit edilebilirler. İslâm’da kamerî aylar, bazı amellerin (hac, savaşın yasaklanması vs) gerçekleşmesi için ölçüt kılınmışlardır.

İranlılar, İslâm’ın başlangıcından asırlar öncesine giden bir tarihe sahip olmalarına rağmen, hicreti tarihin başlangıcı kabul etmişler, farklı işlevsel yanları olan şemsî ve kamerî takvimin ikisini de almışlardır.

İslâm Cumhuriyeti’nde resmi tatil Cuma günüdür. Zira Cuma günü İslâm’a göre diğer günlerden farklı bir kutsiyete sahiptir. Cuma namazının kılındığı gündür. Cuma namazında halkın dinî ve toplumsal, siyasî meseleleri ele alınır, halk takvâya davet edilir. Temizlik, akraba ziyareti gibi dince güzel sayılan amellerin de bu günde yapılması tavsiye edilmiştir.

3. Resmi Bayrak:

Madde 18’de şöyle denir: “İran’ın resmî bayrağı yeşil, beyaz ve kırmızı renklerden oluşur ve İslâm Cumhuriyeti’nin özel simgesi ile “Allahu Ekber” şiârını taşır.”

İslâm Cumhuriyeti’nin bu özel simgesi, İmam Humeynî’nin de onayını almış olup, “La ilahe illallah” kelimesini ve Hadîd Suresi’nin 25. ayetinde geçen terazi (mizan) kavramını hatırlatan bir semboldür. “Allahu Ekber” şiarı ise 1979 İslâm devriminde halkın en etkili silahlarından biri idi.

E. ÜLKENİN BÜTÜN YÖNLERİYLE KALKINMASI:

İslâm’da eğitim ve öğretim, sağlık, yoksulluğun giderilmesi, toplumsal, ekonomik ve kültürel ihtiyaçların giderilmesi gibi alanlarda toplumun maslahatı, değişen şartlar göz önüne alınarak korunur. Bu işler teknik adlandırımı ile “umuru hisbe” adı altında ele alınır ve toplum bunu kendi olanakları ile sağlayamazsa devletin yardımı söz konusu olur. Aslolan halkın ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bu hedefe ulaşmak için uygun olan değişik yöntemlere başvurulabilir.

Şimdi de İslâm Cumhuriyeti’nin tahakkuk ettirmeye çalıştığı hedefleri, devletin görevlerini inceleyelim.

1. Bilimsel Yeterliliğin ve Kültürel Bilincin Geliştirilmesi:

3’üncü maddenin birkaç bendinde bu konuya temas edilmiştir, şöyle ki: “Genel bilgi düzeyinin, basından ve toplu haberleşme araçlarından ve diğer araçlardan sağlıklı biçimde yararlanılarak her alanda yükseltilmesi, her düzeyde herkese parasız öğrenim, eğitim ve beden eğitimi ile yüksek öğrenim imkânlarının yaygınlaştırılması, bilim, teknik, kültür ve İslâmî bilgilerin bütün alanlarında inceleme, araştırma ve yeni sonuçlara varma yeteneklerini, araştırma ve araştırıcıları teşvik merkezleri kurarak güçlendirme hususunda devlet bütün imkanlarını kullanmakla görevlidir.”

Her devletin halkının genel bilgi düzeyinin ve ilmî seviyesinin yükselmesinden memnunluk duyacağı ve bu yönde gayret göstereceği aşikârdır. Zira bu şekilde halk da yönetime ortak olur ve sorunların hallinde yönetime omuz verir.

İlmî görüşlerin ve kesin tahlillerin varlığı, büyük bir medeniyet için zarurîdir; demokratik rejimler halkı aydınlatacak iletişim organları olmadan varlıklarını devam ettiremezler. Bu organlar yardımıyladır ki halk, ülkelerinde ve dünyada gerçekleşen olayları öğrenip tahlil edebilecek, bu şekilde doğru kararları alıp devletinin çizgisini değerlendirebilecek bir yeterliliğe ulaşabilir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bütün bu sayılar ve Anayasa’ya giren hususlar, acaba çağdaş kültürün etkisi veya ilhamıyla mı ortaya çıkmıştır, yoksa İslâmi ölçülerin doğal sonucu olarak mı?

Bu soruya cevap vermek için iki noktayı birbirinden ayırmamız gerekir. Birincisi bilginin haddi zatında sahip olduğu önem, diğeri de yukarıdaki düzenlemelerin uygulamaya dönük yönleri.

Uygulama alanında, daha önce de açıkladığımız gibi, İslâmca belirlenmiş, sabit, genel-geçer bir şekil yoktur. Bu konuda, İslâmî yönetim zamanın şartlarını göz önüne alarak en uygun tarzı seçebilir. Örneğin günümüzde bilgisayar kullanımı eğitimde en etkili yöntem addedilmektedir. Dolayısıyla, buna göre İslâm devletinin görevi eğitimde bilgisayar kullanımını yaygınlaştırmak olur. Elbette bu, sivil girişimlerin de bu yöndeki faaliyetlerde yer almasına bir engel değildir. Halk da eğitim yapılan merkezler, spor salonları vs kurabilir, fakat bu kurumların devletin nezaretinde faaliyet göstermesi gerekir. Açıktır ki devlet kurumlarının yanında halkın bu çeşit merkezleri açmış olması, devlet kurumlarındaki eğitim düzeyini de yükseltmiş olacaktır.

Bilginin İslâm’daki önemi hakkında pek çok şey söylenebilir, İslâmi kaynaklara bu konuya çok önem verildiğini görüyoruz. Bu alanda uzun uzadıya bir bahis, çalışmamızın sınırlarını aşacaktır. Sadece Hz. Peygamber’in (saa) şu hadîsini hatırlatmakla yetiniyoruz: “Âlimin uykusu, âbidin ibadetinden üstündür.” (bkz: Biharu’l-Envâr, III, 25)

2. İktisadî Gelişme:

İslâmî İktisat nizamından ilerde ayrıntılarıyla söz edeceğiz. Burada sadece devletin ekonomik refahı sağlama, yoksulluğu ortadan kaldırma (beslenme, mesken, sağlık, eğitim ve sosyal güvence olanlaklarının geliştirilmesi yoluyla) vazifesinden bahsedeceğiz. (3’üncü maddenin XII’inci fıkrası)

İslâm’da fakirlik kınanmıştır. Resul-i Ekrem’in (saa) bir hadîsinden yoksulluğun küfre yol açabileceğini anlıyoruz (bkz: Sefînetu’l-Bihâr, II, 380). Toplumda yoksulluk tamamen ortadan kaldırılmadığı sürece, İslâm toplumunun önderi, en alt seviyedeki insanın düzeyinde yaşamını sürdürmelidir. Hz. Peygamber de (saa): “Yoksulluk benim övüncümdür” buyurmuştur (bkz: Sefinetu’l-Bihâr, II, 380) Buna göre bu söz İslâm toplumunun yapısal bir özelliğini yansıtmaz, toplum önderinin üstün vasfına işaret eder.

Elbette iktisadî kalkınma, bilimsel ve teknik gelişmenin yardımı olmaksızın gerçekleşmez. Bu yüzden 3’üncü maddenin XIII’üncü bendinde teknik, bilim, tarım ve askerî alanda yeterliliğin sağlanması da devletin görevlerinden sayılmıştır. Bütün bu alanlardaki kendine yeterlik, bağımsızlığın olmazsa olmaz şartıdır.

Siyasî, kültürel ve iktisadî bağımsızlık birbirinden ayrılamaz ve hepsini sağlamak İslâm Cumhuriyeti nizamının görevidir.

F. SİYASÎ BAĞIMSIZLIK VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER:

Her ülke yeryüzünün farklı bir köşesinde yer alır; her birinin imkânları ve şartları farklıdır. Kültürel ve iktisadî alandaki bu farklılıklar aynı zamanda ülkeler arasındaki ilişkilerin de sebebidir. Ülkeler bu ilişkileri sayesinde ihtiyaçlarını giderirler, müzakereler ve anlaşmalarla bu ilişkilerin sürekliliğini sağlamak isterler.

Açıktır ki bu ilişkilerden, sanayi ve doğal kaynak yönünden imtiyaz sahibi olan ülkeler daha çok fayda sağlayacaktır. Eğer uluslararası ilişkilerde azgelişmiş ülkelerin çıkarları gözetilmezse, zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyüyecek ve bu durum değişik sonuçlara yol açacaktır.

Öte yandan sanayileşmiş ülkeler, gelişmiş teknoloji ve bilimsel bilgi birikimlerinin yardımıyla, yoksul ülkelerin hammaddelerini ucuza maledip, bunları işleyerek işlenmiş sanayi maddeleri olarak yüksek fiyatlara yine bu ülkelere satmaktadırlar.

Ekonomik ve siyasî sultacılık, diğer ülkelerin gelişmesine engel olmakta, bu emperyalizm, sadece ekonomik alanda da kalmayıp kültürel alana da sirayet etmektedir. Bunun sonucunun, bu ülkelerin asli hüviyetlerini yitirmeleri olacağı da açıktır.

Sanayileşmiş ülkelerin de emperyalizmin menfî sonuçlarından emanda olduğu düşünülmemelidir. Ahlâkî ve manevî değerleri boşlayıp sadece maddî refaha önem veren bu toplumlar, kendi içlerinde de pek çok toplumsal ve psikolojik sorunlarla, güvenlik problemleriyle karşılaşmaktadırlar.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki ülkeler arası ilişkiler kendi içersinde beğenilen olan bir durumsa da, özellikle zayıf ülkelerin bu ilişkiler sonucu bağımsızlıklarını elden vermemeye azami gayret göstermeleri gerekir.

Bu girişten sonra, İslâm Cumhuriyeti’nin dış politikasına yön veren siyasî temelleri, Anayasanın 152-155’nci maddelerinde belirtildiği üzere şu ana başlıklar altında inceleyebiliriz:

 1. Uluslararası İlişkilerde Sultacılığın Reddi:

Bütün insanların eşitliği hiçbir kimsenin diğerine ırk, dil ve servet gibi hususlardan kaynaklanan bir üstünlüğün olmaması ve herkesin kendi kaderinde söz sahibi olmasıdır. Dolayısıyla ülkelerin birbirlerinden üstünlüğünü iddia etmek İslâm’da meşrû görülmemektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de yeryüzünde üstünlük ve fesât yolunda çalışanlar kınanmıştır ve insanlara zulmedenlerle savaşmak câiz görülmüş, zâlimlerin cehennemlik olduğu vurgulanmıştır.

Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen anlayışa göre de bütün uluslar eşittirler ve her ulusun kendini yönetme hakkı, ırk, dil ve din gibi farklılıklar göz önünde alınmaksızın öngörülmüştür. Yine buna göre herkesin mülkiyet hakkı vardır. Birleşmiş Milletler üyesi olan bütün ülkeler birbirleriyle olan ilişkilerinde tehdide ve kuvvete başvurmaktan kaçınmalı, bütün sorunlarını barış içerisinde çözmelidirler. Fakat Birleşmiş Milletler beş büyük ülkeye sürekli üyelik tanımak ve Birleşmiş Milletler Şûrâsı’nın kararını bozma yetkisini vermekle benimsediği eşitlik ilkesini kendisi ihlal etmiş olmaktadır. Bu durumun uluslar arası ilişkilerde totalitarizme yol açtığı açıktır.

Şurası açıktır ki bir ülkenin gerçek bağımsızlığı ancak iktisadî ve kültürel gücü ölçüsünde mümkün olabilir. Bunlar olmaksızın ülkelerin dış politikaları yeterli ölçüde etkin ve bağımsız olmaz. Bu yüzdendir ki Anayasa’nın 13’üncü maddesinin XIII’üncü bendi bu diğer alanlardaki yeterliliğin sağlanmasını devletin görevleri arasında saymaktadır.

Sultacılığın açık örneklerinden biri de ekonomik alanlardaki uluslararası kararlarda gözlemlenmektedir. Bir ülkenin sermayedarları ve teknik bilgi sahipleri, diğer ülkelerin enerji kaynakları ve ucuz işgücünü elde edebilmek için bu ülkenin ihtiyaçlarını suistimal etmekte ve bu ülkelerle kendi millî çıkarları aleyhine anlaşmalar yapmaktadırlar. Az gelişmiş ülkeler kendi ayakları üzerinde durmadıkça bu zincirlerini kırma şansı elde edemeyecek, gerçek bağımsızlığa ulaşmayı sürekli ertelemiş olacaklardır. Bu  yüzden Anayasa’nın 153’üncü maddesi şöyle der: “Ülkenin doğal kaynakları ile ekonomi, kültür, ordu ve diğer alanları üzerinde yabancı tahakküme yol açan her türlü anlaşma yasaktır.”

Öte yandan 77’nci madde bütün uluslararası anlaşmaların geçerli olabilmesi için Meclis’in onayını şart koşmuştur.

2. Emperyalist Güçlerden Bağımsızlık – Ezilenleri Savunma:

  İslâm Cumhuriyeti emperyalist çıkarlara dayalı hiçbir bloğun ülkesi değildir. Hiçbir emperyalist ülke ile ittifaka dayalı bir ilişki sürdürmez. 152’nci madde ülkenin her türlü tahakkümün altına girmesini yasakladığı gibi, 154’üncü madde de şöyle der: “İran İslâm Cumhuriyeti, bütün insanlık düzeyinde insanın mutluluğunu ilke edinir. Hürriyet, hak ve adâlet yönetimini bütün insanlığın hakkı olarak tanır. O halde başka milletlerin iç işlerine karışmaktan tamamen sakınmakla birlikte, mustazafların müstekbirlere karşı hak arama savaşımını yeryüzünün her noktasında destekler.”

Dolayısıyla, İran İslâm Cumhuriyeti’nin bağlantısızlık politikası zulüm karşısında kayıtsız olma anlamına değil, emperyalist güçlerle ortak olmama anlamına gelir. İran İslâm Cumhuriyeti dış politikasını öyle sürdürmelidir ki ezilen halklar bu devlete dost gözüyle bakabilsin, yardımını umabilsinler.

Siyasî, iktisadî ve hattâ askerî alanlarda uluslararası teşkilatların teşkil edilmesi ve anlaşmaların sağlanması, bu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesinde ve ezenlerle ezilenler arasındaki zincirlerin kırılmasında etkili bir yoldur.Yoksulların ve ezilenlerin bu durumları karşısında kayıtsız olmak İslâm tarafından zemmedilmiştir.

Rivayette mazlumun çağrısını işitip de onun yardıma koşmayanın Müslüman olamayacağı bildirilmiştır. Yeryüzünün tümündeki sömürü ve zulmün kaldırılması için çaba göstermek, hem İslâm devletinin, hem de Müslüman bireyin vaizfelerindendir. Irkçı Güney Afrika rejimiyle ilişkilerin kesilmesi, bu ülkedeki rejim değişikliğiyle ilişkilerin normale döndünülmesi İran İslâm Cumhuriyeti’nin siyasetinin bariz bir örneğidir.

Anayasa, İran İslâm Cunhuriyeti’nin dış politikasının genel hatlarını çizmektedir, pratikleki uygulamalar da buna binaen diğer ülkelerle barış içerisinde olmayı esas almalıdır. Dünya medyası, her ne kadar fiilî durum aksi yöne olsa da, çok farklı bir İran imaji çizmektedir.

3. Müslümanlarla İlişki:

İran İslâm Cumhuriyeti, diğer ülkelerle zulmü ve adaletsizliği kaldırma çerçevesinde kurduğu barışçıl ilişkilerin yanısıra, Müslümanlarla olan ilişkisine daha özel bir önem atfetmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bütün Müslümanların tek bir ümmet olduğu vurgulanmıştır. Anayasanın 2’nci maddesi, Kur’ân’ı takip ederek bu konuda şöyle der: “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben rabbinizim, öylese bana ibadet edin.” (Enbiya, 92) ayet-i kerimesi hükmünce bütün Müslümanlar tek bir ümmettir ve İran İslâm Cumhuriyeti Devleti, İslâmî devletlerin uyuşması ve birleşmesi temeline genel siyaseti yerleştirmekle ve İslâm dünyasının siyasî, iktisadî ve kültürel birliği gerçekleşinceye değin sürekli çaba harcamakla ödevlidir.”

Bütün Müslümanlar dinin temel inançlarında ortak bir görüşe sahip olup, her ne kadar pratiğe yansıtamayıp cehaletin ve tefrikanın esiri olmuş olsalar da Kur’ân’ı hayatlarının klavuzu tanımada müşterektirler. İslâm’ın doğuş yıllarında ve bunu takip eden birkaç asır boyunca Müslümanlar, İslâmî buyruklara nisbeten daha sıkı sarılmalarının bereketiyle, sınırları Çin’den Afrika’nın bir bölümüne, Kuzey Avrupa’dan İran ve Hicaz’a kadar bir alanda, Avrupa cehalet içinde yüzerken, örnek bir medeniyet kurmuşlar ve bilimin her alanında ve felsefede çok yetkin buluşların ve uygulamalara öncülük etmişlerdir. Avrupa’da matbaanın icadından sonra basılan ilk kitaplardan biri İbn Sînâ’nın tıp alanında yazmış olduğu Kanun adlı eserdir. Bu eser, bu yüzyılın başlarına dek Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

Ne yazık ki bu dönemi takip eden asırlar boyunca, Müslümanlar İslâm’ın ilme, adalete, birliğe ve çalışmaya verdiği onca öneme rağmen, bu alanlarda doğru dürüst bir varlık gösteremediler ve İmam Ali’nin (as) bizi uyardığı husus gerçekleşti: “Başkaları Kur’ânla amel etmede bizim önümüze geçtiler.”

İran İslâm Cumhuriyeti’nin vazifesi Müslümanların birliğini sağlamak için çalışmak ve onları Kur’ân’la amel etmeye çağırmaktır. Gelişmiş ve güçlü, kardeş İslâmî ülkelerin oluşturacağı ve Kur’ân’ı temel referans kabul edecek bir birlik, gerçekte bütün dünyanın hayrına olacaktır. Bu birlik adalete ve eşitliğe dayanan bir dünya devletinin temelini oluşturabilir.Kur’ân-ı Kerîm’de bu birliğin zarureti ve Müslümanların dünya genelindeki önemli işlevi defalarca vurgulanmıştır (Örneğin bkz: Bakara, 143, Al-i İmran 103).

4. Barış:

Dünya ülkeleri arasında sağlıklı ve yapıcı ilişkilerin kurulup sürdürülebilmesi, barış ve dostluk ortamının yaratılmasını gerekli kılar. İslâm insanları şeytanı takip etmeyerek –ki şeytan insanlar arasında düşmanlık oluşturmak ister- barış yolunu takip etmelerini ister, Yahudî ve Hıristiyanları tevhidin gölgesi altında yaşamaya davet eder. (bkz: Bakara 208, Âl-i İmrân 64).

 

İslâm Peygamberi (saa), âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir (bkz: Enbiyâ, 107). Dolayısıyla, gayri müslimler müslümanların tecavüzünden emanda olmalarının yanısıra, müslümanların güzel ahlâklarının, yumuşak davranışlarının da tanığı olmalıdırlar. Elbette bu durum, müslümanların haklarını ve izzetlerini korumalarına, mütevacizleri defetmelerine engel teşkil etmez.

Şu nokta da unutulmamalıdır ki yeryüzünün tümünde gerçekleşecek olan gerçek bir barış, ancak ülkeler arasında tam bir adaletin sağlanmasıyla elde edilebilir. Süper güçlerin zorlamasıyla var olan adaletsiz güç ilişkilerinin değiştirilmeden korunmasına dönük bütün çabalar gerçekte barış değil, teslimiyettir. Birleşmiş Milletler bildirgesinin I. maddesi de dünya barışının sağlanması ilkesinin adaletle gerçekleşebileceğini öngörür.

Bu yüzdendir ki İran İslâm Cumhuriyeti’nin dış politikası “kendisiyle savaşmayan devletlerle barışçıl ilişkilerin tesisi” temel ilkesi üzerine bina edilmiş olup (bkz: 152’nci madde), Anayasa’nın 3’üncü maddesinin XVI’ncı bendi dış politikanın İslâmî hükümlere dayalı olduğunu tasrih etmektedir. Adaletin ve eşitliğin yeryüzünde hâkim kılınması, İslâmî ilkelerdendir ve 156’ncı maddede bu durum tekid edilmektedir.

Günümüzün dünyasındaki sözde barış, gerçekte sultacı devletlerin, özellikle de ABD’nin çıkarlarını sağlama almadan başka bir anlama gelmemektedir, Birleşmiş Milletler’in daimî beş üyesinin veto hakkını tekellerinde bulundurmaları ve tamamen uyduruk bir devlet olan İsrail’in Filistinlilerin haklarını tüm dünyanın gözü önünde rahatça çiğneyebilmeleri, bu durumu kanıtlamaya kâfidir.

5. Siyasî Sığınma Hakkı:

Bu olgu eskiden beri var olup İslâm tarafından da tanınmış bir haktır. İslâmın ilk günlerinde kafir bir insan müslümanlardan herhangi birine sığınmak suretiyle kendini İslâmın güvencesi altına alabilmekteydi. 

Günümüz hukukunda, Birleşmiş Milletler’in mültecilerle ilgili komisyonunun tarifine göre mülteci şu şekilde tanımlanmaktadır: Mülteci, ırkı, dini, toplumsal bir gruba üyeliği veya özel bir siyasî inanca sahip olması nedeniyle tâbi olduğu ulkenin dışında yaşayan ve korkusu nedeniyle ülkesine geri dönemeyen kişiye denir. Anayasa’nın 155’inci maddesine göre: İran İslâm Cumhuriyeti, İran kanunları açısından hain ve bozguncu olarak tanınanlar dışında siyasî iltica talep edenlere, iltica hakkı tanıyabilir. Bu konunun ayrıntıları, ilgili kanunlarda ele alınır.

6. Silahlı Kuvvetler:

Her ne kadar bir ülkenin bağımsızlığı idarecilerinin iyi yönetimi; siyasî, kültürel ve iktisadî yapılanmalarının güçlendirilmesiyle sağlanabilirse de, bu bağımsızlığın bekâsı ve devamı, silahlı kuvvetlerin varlığın zorunlu kılmaktadır.

Ne yazık ki insanlık tarihinde savaşsız bir döneme rastlanmamaktadır. Günümüzdeki teknik ve bilimsel gelişme, aynı oranda bir ahlâkî gelişmeye de yol açmamaıştır. Ülkelerin bütçelerinin önemli bir kısmı hâlâ askerî harcamalara sarf edilmektedir. Elbette silah üreticisi ülkelerin bu anlaşmazlıkların icadındaki etkileri de açıktır.

Bağımsızlığı konusunda daha titiz davranan ülkelerin, emperyalist güçlerin saldırısına maruz kalma ihtimalinin daha yüksek olduğu da gözlemlediğimiz bir olgudur. Irak tarafından, devrimden ve İslâm Cumhuriyeti nizamının tesisinden sonra İrana yapılan saldırı, bağımsızlık talebinin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini göstermesi açısından oldukça manidardır. Bu savaşta bütün süper güçler ve zengin Arap ülkeleri Irakı askerî ve ekonomik olarak desteklediler, fakat sonunda amaçlarından hiçbirine nail olamadılar.

Kur’ân-ı Kerîm, müslümanları barışa teşvik etmenin yanısıra savaşa hazırlanmaları ve her zaman güçlü olmaları yönünde de uyarmaktadır (bkz: Enfal, 60). Bu ayet Anayasa’nın 151’inci maddesinde de yer almaktadır. 143’üncü maddeye göreyse: İran İslâm Cumhuriyeti’nin ordusu, ülkenin bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve İslâm Cumhuriyeti nizamının muhafızlığını üstlenmiştir.”

Tarihi İslâm devrimi öncesine dek giden bu kurumun yanısıra, devrim sonrası halkın içinden teşekkül edip zamanla kurumsallık kazanan Devrim Muhafızları da vatanı korumakla görevlidir.Öte yandan İslâmî vatanın, can, mal ve namusun savunulması bütün müslümanların vazifesi olduğu için, 151’inci maddeye göre: “... devlet bütün ülke fertleri için askerî eğitim program ve imkânlarını, İslâmî ölçülere uygün olarak hazırlar. Öyle ki her fert sürekli olarak ülkenin ve İran İslâm Cumhuriyeti’nin silahla savunulması gücüne sahip olur. Ancak silah taşıma resmî makamların izni ile olmalıdır.”

144 ve 145înci maddelere göreyse: “İran İslâm Cumhuriyeti ordusu, öğretiye (İslâm) bağlı ve halka dayanan bir İslâm ordusu olmalı”, ayrıca “hiçbir yabancıya orduda ve ülkenin güvenlik güçlerinde görev verilemez”.

Ordunun, barış zamanında ruhiyesinin olumsuz yönde etkilenmemesi ve devlet için büyük masraflara yol açmaması için, 147’nci madde öngörülmüştür: “Devlet barış döneminde, ordunun insan gücü ve teknik donatımından; kurtarma, yardım, öğretim, üretim ve kalkınma cihadı alanlarında İslâm adaletinin ölçülerini titizlikle gözeterek ve ordunun savaşa hazırlığına zarar vermeyecek şekilde yararlanmalıdır.”

Buna göre, baraj yapımı gibi büyük projeler ordunun uhdesindedir, bu şekilde ordu ülke iktisadına katkı sağlamasının yanısıra, kendi mühendislik kapasitesini de fiilî olarak geliştirmiş olmaktadır. Bununla birlikte, Anayasa’nın 147’nci maddesi, ordunun imkânlarından şahsî yarar sağlanmasını, ordudaki adalet duygusunun ve düzenin zedelenmemesi için yasaklanmış bulunmaktadır.

149’uncu maddede, askerî kişilerin terfilerinin ve rütbelerinin kaldırılması kanuna bağlanmıştır. Bu uygulama şahsî temayüllerin yol açabileceği adaletsizliklerin engellenmesi ve askerî personelin izzetinin korunması için gerekli görülmüştür.

Askerî alandaki önemli bir sorun da, yabancı askerî üsler meselesidir. Emperyalist güçler, kendi hâkimiyetlerini sağlayabilmek için dünyanın herbir yerinde askerî üsler kurmaktadırlar. Bu üsler diğer ülkeler kadar hattâ daha da fazla içinde barındıkları ülkelere zarar vermektedir. Şöyle ki bu üsler yerli halkla temasları sonucu hem kültürel yapıyı olumsuz yönde etkilemekte, hem de bağımsızlık duygusunu zedelemektedirler. Bu yüzden Anayasa’nın 146’ncı maddesi ülke içersinde her türlü yabancı askerî üssün tesisini, velev ki barışçıl amaçlı olsunlar, yasaklamaktadır.

7. Yaşam Alanı:

Yeryüzü, insanoğlunun yaşam beşiği ve mürebbisidir. Havası, suyu ve toprağıyla insanoğlunun ve pekçok canlının var olabilmesine imkân sağlamıştır. İslâmda çevre bilincine verilen önemi, ağaç dikmenin veya bir ağacı sulamanın sevap olduğunu bildirmesinde veya suya bevl etmenin yasaklanması gibi hükümlerden çıkarabiliriz.

Naklî delillerin yanısıra, aklın gereği de –ki aklın İslâm hukukunun kaynaklarından biri olduğunu belirtmiştik– insanın çevresini, havayı, suyu ve toprağı koruyup kirletmemesi yönündedir. Çevreye zarar vermek nihayetinde kul hakkı hükmüne girer ki İslâmın bu konuya verdiği önem izahtan varestedir.

İslâm Cumhuriyeti nizamında çevre, sadece İslâmın ibadî ve ahlakî hükümlerinin değil, hukukî yasaların da güvencesi altındadır. Bu yüzden Anayasa’nın 50’nci maddesine göre: “İslâm Cumhuriyeti’nde bugünkü neslin ve gelecek nesilleriniçinde gelişime yönelik bir toplum hayatı sürmeleri için gerekli yaşam alanının korunması genel ödev sayılır. Bu sebeple yaşama çevresini kirleten veya düzeltilmez biçimde bozan iktisadî vb faaliyetler yasaktır.”

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İKTİSADÎ NİZAM

Giriş:

İslâm Cumhuriyetinin ekonomik sistemi, İslâm iktsiadının hükümlerine dayalıdır. İslâm bir din olsa da, sadece insanın manevî ihtiyaçlarıyla sınırlı hükümler içermez, insanı maddî boyutlarıyla birlikte ele alır.

İktisadî faaliyetler, insan hayatının önemli bir kısmını oluşturur. Dolayısıyla, insanın uhrevî mutluluğunu sağlama iddiasındaki bir dinin bu alanla ilgili hiçbir hükme sahip olmaması düşünülemez. Zira insan bu faaliyetlerle ruh ve şahsiyetini inşa eder ve kıyamet gününde insanın makamı, bu şahsiyetince belirlenecektir. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (saa): “Dünya ahiretin tarlasıdır” buyurmuşlardır. İnsan dünyadaki bütün faaliyetlerin, ki iktisadî faaliyetler de bunlar arasındadır, ahiretteki sonuçlarıyla yüzleşecektir. İktisadî faaliyet, eğer Allah rızası için olursa ibadet hükmündedir. Aksi durumda kendi haddi zatında beğenilen bir faaliyettir. İslâm’da mal ve servet kınanmadığı gibi, toplumun temellerinden biri olduğu da teslim edilmiştir.

İslâmca kınanan durum, malın meşru olmayan yöntemlerle ve başkalarına zulüm yoluyla elde edilmesi, mal elde etmenin bir araç değil bir amaç olarak görülmesidir. Servet yardımıyla yatırım yapılabilceği, böylelikle de toplumda iktisadî gelişmenin sağlanacağı açıktır. Gelişmiş bir toplumda işsizlik problemine daha az oranda rastlanır, bu durumda devlet vergi gelirlerini toplumun umumî refahı ve yoksulların durumunu iyileştirmede kullanabilir.

Zengin bir toplumda sağlık, eğitim, güvenlik vs gibi hayatın maddî ve manevî bütün yönlerinde başarılı olabilmek daha bir mümkün olabilmektedir. Ekonominin, iyi bir yaşamın yeter şartı değilse de, gerek şartı olduğu kesindir. Peygamberimiz (saa): “Yoksulluk, nerdeyse küfür olacaktı.” buyurmuştur.

Yoksulluğun hâkim olduğu bir toplumda, zengin kişilerin yaşam düzeylerini yoksulların seviyesinde tutmaları övülecek bir davranıştır. İslâmî toplumun yöneticileri içinse bu zorunlu bir davranış addedilir. Böylece İslâmî hakim, hem yoksulların durumunu unutmayıp sorunlarının çözümü için daha fazla gayret gösterir, hem de yoksullar İslâm toplumunun liderinin durumunu görüp kendi hallerine daha kolay tahammül edebilirler. Diğer insanların yükümlülüğü, İslâmî vergileri (zekat gibi) veya İslâm devletinin ödenmesini zorunlu kıldığı diğer vergileri ödemekten ibarettir. Bunun ötesi vacip olmamakla birlikte kişiler ilâhî rızayı elde etmek için infakta bulunabilirler.

 

İslâmda hem kâr elde etmeye dönük maddî faaliyetler, hem de ahlâkî amaçlı davranışlar için bir program çizilmiş, hem bireysel hem de toplumsal haklar güvence altına alınmıştır.İlerleyen sayfalarda İran İslâm Cumhuriyeti’ndeki iktisadî düzeni, Anayasa’nın kanunları ışığı altında inceleyeceğiz.

I. İKTİSADÎ HEDEFLER

Anayasa’nın birkaç maddesinde, zikredilen hedefler açıklanmıştır (bkz: 3, 29, 30, 31 ve 43’üncü maddeler). Bu hedefler 43’üncü maddede şu şekilde açıklanmaktadır: “Toplumun ekonmik bağımsızlığının sağlanması ve yoksulluğun ve mahrumiyetin kökten kazınması ve insanın ihtiyaçlarının, hürriyeti de korunarak olgunlaşma süreci içinde giderilmesi için, İran İslâm Cumhuriyeti’nin ekonomisi aşağıdaki ilkelere dayanır:

I.                   Temel ihtiyaçların sağlanması: Herkes için mesken, yiyecek, giyecek, sağlık, ilaç, eğitim ve öğrenim ve aile kurmak için gereklıı imkânlar.

II.                 Tam anlamıyla bir istihdama ulaşma amacı ile herkese çalışma şartları ve imkânları sağlamak. Hakeza çalışma gücü olmasına rağmen araç ve gereci bulunmayan herkese bu aracı elde etme imkânı sunmak, yardımlaşmak ve faizsiz kredi imkânları yaratmak gibi ya da diğer meşru yolları hazırlamak. Ancak bunu yaparken servetin belli bir fert ya da zümrenin faydasına sunulmasının ya da devletin büyük bir patron durumuna getirilmesinin engellenmesi gerekmektedir. Bu girişim ülkenin genel planına hâkim olan zorunluluklara uygularak her gelişim asamasında gerçekleştirilmelidir.

III.              Çalışma şekli, muhtevası ve saatleri her ferdin meslekî çabasına ek olarak kendisini manevî, siyasî ve içtimai yönden eğitime ve ülke önderliğine aktif katılma ve beceri ve yeteneğini çoğaltma fırsat ve gücünü verecek şekilde olmak üzere üleknin iktisadî programının düzenlenmesi.

IV.               Meslek seçme hürriyetine riayet edilmesi ve fertlerin belirli bir işe zorlanmasının ve başkasının çalışmasından haksız çıkar sağlamanın önlenmesi.

V.                 Başkasına zarar verme, tekekilik, ihtikar, faiz ve diğer batılı ve haram muamelelerin yasaklanması.

VI.               İktisada ilişkin her olguda ve bu arada tüketim, yatırım, üretim, dağıtım ve hizmetlerde aşırı ve gereksiz harcamaların önlenmesi.

VII.            İlim ve tenikten yararlanılması ve ülke iktisadının genişleme ve gelişmesine olan ihtiyaç oranında becerikli kişilerin eğitilmesi.

VIII.          Ülke ekonomisi üzerinde yabancı iktisadı baskının önlenmesi.

IX.            Tarımda, hayvancılıkta ve sanayide üretim artışının genel ihtiyaçları karşılayıcı ve ülkeyi kendine yeterlilik aşamasına ulaştırıcı ve bağımlılıktan kurtarkı yönde güçlendirilmesi.”

I. I. Servetin Üretimi ve Dağıtılması:

Servet üretimi için çalışmak gerekir. Çalışmayan veya yeterli gayreti göstermeyen kişinin yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. Elbette ister doğrudan devlet yatırımları, ister özel girişim yoluyla devletin iş imkânlarını oluşturması gerekir. Normal şartlar altında her fert, çalışması ve iktisadî tedbir ve düşüncesinin doğruluğu oranında servet elde edebilir. Eğer çalışan ve gayret gösteren kişiler, bu çabalarının karşılığını alamaz iseler, toplumun ekonomi çarkı körelecektir.

Öte yandan her toplumda kah toplumun ekonomik sorunları, kah bireysel şartlar yüzünden geçici veya sürekli olarak ortalama bir hayat standardını elde edememiş insanlar bulunmaktadır. Bu durumda bu insanların ihtiyaçları ortalama bir şekilde karşılanmalıdır.

İslâmda bu kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması için iki yol öngörülmüştür. Birincisinde ihtiyaçlar infaklardan elde edilen gelirle sağlanır sağlanır, ikincisindeyse devlet yardımda bulunur. İmam Kâzım (as), yoksulların ihtiyacı zekât gelirlerinden giderilemezse, devletin bu kişilerin ihtiyacını karşılamak zorunda olduğunu bildirmiştir.

Günümüzde sigorta gibi yollarla bu ihtiyaç bir ölçüde giderilebilmektedir. Sigortanın yeterli olmadığı durumlarda ihtiyaçları karşılamak devletin görevidir. (43’üncü madde)Devletin iş araçlarını temin etme ve Kur’ân ve İslâmî rivayetlerde teşvik edilen karşılıksız borç verme yükümlülükleri de vardır (43’üncü maddenin II’inci fıkrası) 

I. II. İş Hukuku:

Çalışma hakkı, diğer pekçok haktan önce gelmektedir ve bu hak, sadece birtakım kanunların ve hukukî düzenlemenin yürürlüğe konulmasıyla sağlanamaz; iş imkânlarının yaratılması gerekmektedir.

Ekonomik faaliyetlerin tümüyle devletin inhisarında olması, sosyalist ülkelerde görüldüğü üzere devleti büyük bir patron ve halkı da çalışma alanlarında hiçbir söz hakkı olmayan işçiler haline sokar. Fakat tekelleşme tehlikesi, sadece devletçi uygulamalarda görülmez, birkaç büyük sermaye grubunun da tekelleşmeye yol açması mümkündür.

Anayasa, servetin belli kişiler ve gruplar elinde birikmesninin tehlikelerini bildirmesinin zımnında işçilerin manevî rüşdlerinin ve meslekî yeterliklerinin sağlanması için gerekli şartların oluşturulmasını da zorunlu kılmaktadır.

I. III. Servetin Meşruluğu:

İktisadî faaliyetlerde asl olan, bu faaliyetlerin kanunî olmasıdır. Toplumsal yaşay ışın bereketiyle insan için servet edinmek mümkün olmaktadır. Dolayısıyla, toplum içerisinde gerçekleşen iktisadî faaliyetlerin semeresinden de yine toplumun faydalanması gerekmektedir. İslâm iktisadının temel kanunlarından biri de başkalarına zarar vermeme ilkesidir (bkz: Vesailü’ş-Şîa, XVIII, 32). Örneğin standartların altında üretim yapmak yoluyla üretici, daha fazla kâr elde etme yoluna giderse bu durum tüketicilere zarar vereceği için bu kazanç gayri meşru olacaktır. Ayrıca üretici, tüketicinin zararını da tazmin etmekle yükümlüdür.

Üretim masraflarını düşürmek veya kaliteyi arttırmak suretiyle salim bir rekabetin sağlanması caizdir. Fakat rakipleri türlü şekilde pazardan silme yönündeki çabalar gayri meşrudur.

Halkın ihtiyaç duyduğu maddeleri ihtikâr (stok) yoluyla elde tutmak da yasaklanmıştır. Anayasanın 43’üncü maddesinin V’inci fırkası da ihtikârı, tekelçilik ve faizle birlikte gayri meşru sayar.

İslâmda tekid edilerek yasaklanan şeylerden biri de ribadır (faiz). Riba, borç olarak verilen maldan elde edilen pay veya aynı cins malın muamelesinin fazlansının diğerine verilen tarafıdır. Burada önemli bir nokta da sermaye yatırımının, zarar ihtimalinin sonuçlarını sadece işçiye veya iş yönetimine yüklenmesi şeklinde olmasının da caiz olmadığının belirtilmesidir. Fakat eğer karın mesela %25’nin sermayenin olduğu önceden karara bağlanırsa, bu durum faize girmez. Bununla birlikte eğer zarar edilirse, bütün zarar sermayenindir, işçiler veya diğer taraflar sadece kâr elde etmemiş olurlar ve ücretlerini alamazlar (Elbette zarar kendi kusurlarından kaynaklanmamış olmalıdır).

 Böylece sermayenin hiçbir zarar ihtimali olmadan, hiçbir tehlikeyi göze almadan sadece kârı elde etmesinin önü alınmış olmaktadır.

I. IV. İsraf:

Üretim araçları ve olanakları sınırlı, insan ihtiyaçlarıysa pekçoktur. Bu yüzden akıl, üretimde seçimi, tüketimdeyse ortayolun tutulmasını zorunlu görür. Daha yetkin bir ifadeyle tüketim miktarınca üretim yapılmalıdır ki israfa yol açılmasın. İktisat ilminin temel kaidesi olan bu hususun, Kur’ân ve Sünnet’te imanın göstergelerinden biri olarak ifade edilmiş olması da dikkat çekicidir.

Bir ülkede veya uluslararası alanda görülen israf, gerçekte iktisadî bir hastalığın belirtisidir. İnsanların önemli bir bölümünün yetersiz beslendiği dünyamızda; ne yazık ki bazı ülkeler aşırı tüketime yol açmakla kalmıyorlar, üstelik fiyat düşüşünü engellemek için de ihtiyaç fazlası olan tüketim maddelerini imha ediyorlar. Bu ülke kanunları sadece maddî mülahazaları esas alır nitelikte olduğu için de, ilgili ülkelerin kanunlarında bu durumu yasaklayıcı bir sınırlama da söz konusu değildir.

Anayasanın 43’üncü maddesinin VI’ıncı fıkrası, her çeşit israfı Kur’ânın hükmü gereğince yasaklamaktadır.

I. V. Ekonomik Alanda Kendine Yeterlilik:

Her ne kadar “ekonomi alanında yeterlilik” ifadesi lafzen bir ülkenin ihtiyaç duyduğu malı ülke içersinde üretebilmesi anlamına geliyorsa da, bu fiilî olarak ne mümkün, ne de arzulanan bir durumdur. Her ülke, kendi açısından üretimi kolay ve ucuz olan malları uluslararası piyasaya sürer, bazı durumlarda hammadde yokluğu nedeniyle birtakım mamullerin üretimi de mümkün olmamaktadır.

Dolayısıyla, Anayasa’nın kastettiği kendine yeterlilik, mümkün olan her alanda ülkede üretim yapılması, uzman eksikliği ve teknolojik yetersizlik durumundaysa, yurtdışındaki üniversitelerden de faydalanmak dâhil mümkün olan her yolla bu eksikliğin giderilmesine çalışmak anlamına gelir. İslâm Peygamberi (saa) de ilme, Çinde dahi olsa talip olunması gerektiğini buyurmuştur. Anayasa’nın 43’üncü maddesinin VII’inci fıkrası, bilim ve teknolojide yetkin kişilerin elde edilmesi gerektiğini söylerken herhangi bir sınırlamada bulunmamıştır.

Bunda belirtilmesi gereken bir nokta da şudur ki bazı malların üretimi, ekonomik açıdan kârlı olmasa veya dışardan ucuza ithal edilmeleri mümkün olsa da, bazı millî maslahatlar gereğince ülke içersinde yapılmalıdır. Askerî ve bazı diğer sanayi kollarında olduğu gibi.

II. Ekonomik Sektörler:

Ekonomi sektörlerinin tayinindeki temel faktör, mülkiyet biçimleridir. Kapitalizmde, üretim araçlarının tümü özel sektörün elindedir; devletin ekonomi alanında hiçbir düzenlemesi ve etkisi bulunmaz. Devletin vazifesi emniyetin sağlanması ve vergi toplamaktan ibarettir.

Sosyalist hareketin ortaya çıkması ve 20 yüzyılda bazı rejimlerin sosyalist sistemi benimsemesiyle birlikte, üretim araçlarının ve hattâ konutların mülkiyeti devletin inhisarına bırakıldı ve özel sektör tamamıyla etkisiz kılındı. Sadece tarım alanında, o da sınırlı miktarda özel teşebbüse izin verildi. Devlet büyük bir patron, halk da onun işçisi haline geldi. Sosyalizm, gerçekte kapitalizmin mutlak özgürlük iddiasına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.

İslâmda hem devlet, hem de özel sektör mülkiyeti meşru tanınmış olup ikisi arasındaki ilişki zamanın ve toplumun koşullarınca belirlenir. İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası, ülkenin ekonomik düzenini üç sektöre dayalı olarak tasvir eder. 44’üncü maddeye göre: “İran İslâm Cumhuriyetinin iktisadî nizamı kamu, kooperatif ve özel olmak üzere üç sektör üzerinde düzenli ve sağlıklı planlamaya dayanmaktadır.

Devlet sektörü bütün büyük sanayi, temel sanayi, dış ticaret, büyük maden işletmeleri, bankacılık, enerji üretimi, büyük su ulaşım ağları, barajlar, radyo ve televizyon, posta, telgraf ve telefon, havayolları, gemi işletmeciliği, karayolları ile demiryolları ve benzerleridir ki kamu mülkiyetinde ve devletin yetki alanındadırlar.

ooperatif sektörü İslâmî ilkelere uygun olarak kent ve köylerde kurulan üretim ve dağıtım ortaklık ve kuruluşlarıdır.Özel sektör, tarım, hayvancılık, sanayi, ticaret ve hizmetlerin kamu ve kooperatif sektörünün iktisadî faaliyetlerinin tamamlayıcısı olan bölümdür.

Bu üç kesimde mülkiyet, bu faslın diğer maddelerine uygun olup İslâmî kurallar alanı dışına çıkmadığı, ülkenin iktisadî gelişme ve olgunlaşmasına engel olmadığı ve topluma zarar vermediği sürece İslâm Cumhuriyeti’nin himayesi altındadır. Her üç kesimin ana ilkelerini, alanlarını ve şartlarını kanun belirler.”

II. I. Devlet Sektörü:

Anayasa’da devlet sektörü olarak sayılan alanlar oldukça geniştir, bu konuyu ayrıntılarıyla incelemeden önce 44’üncü maddenin sonunda sözedilen bir hususu açıklamak gerekiyor. Buna göre her üç sektör, 4. faslın (ekonomi ve mali işler) maddeleriyle çelişmemek ve İslâm hükümlerine uygun olmak şartlıyla himaye edilecektir.

Bu yüzden hem devlet sektöründe, hem de diğer sektörlerde aslolan nokta, bu iktisadî faaliyetlerin ülke maslahatına ve İslâma ters olmamasıdır. Dolayısıyla, zamanın şartlarının gerektirmesi durumunda, yürütme organın da tasvibini almak şartıyla, günümüzde devlet sektörünün uhdesinde olan bazı faaliyetler, özel sektöre bırakılabilir.

Devletin iktisadî faaliyetlerinin özel sektöre bırakılması yolu, ilgili kanunda belirlenir. Örneğin devletin yetki alanında olan dış ticaret, özel ve devlet şirketlerinin aracılığıyla gerçekleşir. Şöyle ki bu ticaretle uğraşan kişi belli bir miktarı devletin ücreti olarak ödemek zorundadır. Bu meblağ, gümrük vergisinin dışındadır.

 Devletin yetkisine bırakılan bu alanlar, devlet tekelinin toplumun gelişmeside bir engel oluşturması durumunda, özel sektöre devredilebilir. Fakat bu durmuda bile gözetim ve sorumluluk devlete aittir.

Özel sektörün devlet sektörüne dâhil olmasına örnek olarak, özel hisse sahiplerinin de ortağı olduğu devlet şirketlerini gösterebiliriz. Bu şirketlerde kontrol devlet tarafından yapılmasına rağmen, özel teşebbüsün imkânlarından da yararlanılabilinmektedir.

  Bazı mülkiyet alanları, bütünüyle ve sürekli olarak devlete tahsis edilmiştir, devlet bu alanları, bazı şartlarla birlikte vatandaşın istifadesine sunabilir. İslâm hukukunda bunlara “enfal” ve “fey” denilmektedir. Anayasa’nın 45’inci maddesinde bu durum şu şekilde ele alınmaktadır: “Yararlanılmayan veya bırakılmış araziler, madenler, denizler, göller, ırmaklar ve diğer kamusal sular, dağlar, vadiler, ormanlar, kamışlıklar, doğal koruluklar, özel yararlanmaya tahsis edilmeyen otlaklar, mirasçısı bulunmayan tereke, sahibi bilinmeyen mallar ve gasıplardan alınan kamu malları gibi enfal ve genel servetler, İslâm hükümetinin yetki alanında olup kamu yararına uygun biçimde kullanılır.  Herbirinden yararlanmanın ayrıntıları ve usullerini kanun belirler.”

II. II. Kooperatif Sektörü:

Kooperatiflerin üretim ve tüketime bağlı olarak pekçok değişik türü vardır: Bununla birliklte, genellikle şirket şeklindedirler. Kooperatif şirketlerinin kurulma nedeni, ortak hedeflere ulaşmak için, üyelerin aracıları ve teşriki mesaiyi ortadan kaldırmak istemeleridir.

Üretim kooperatiflerinn amacı, genellikle hammaddeyi ve üretim araçlarını ucuza alıp üyelerine satmak veya mahsullerini pazara aktarıp üretici karını arttırmaktır.

 Kooperatiflerde, herkesin hissesi farklı olmakla birlikte her hisse sahibinin bir rey hakkı bulunur. Kooperatifler genellikle özel teşebbüs sahiplerinden oluşurlar ve devlet şirketi kooperatiflerine fazla rastlanmaz.

II. III. Özel Sektör:

Aslolan her çeşit özel ekonomik girişimin serbest olduğudur, meğer ki kanunca yasaklanmamış veya diğer sektörlerin yetkisinde olmuş olmasın. Bu yüzden 44’üncü madde sadece devlet sektörünün alanlarını saymış, diğer sektörlerde bir sınırlamaya gitmemiştir.

Buna ek olarak daha önce de gördüğümüz gibi özel sektör, bazı şartları gözetmek kaydıyla devlet sektörüne de girebilir ve sermaye yatırımı yoluyla faaliyetlerini genişletip vergi verme, iş imkânı yaratma gibi yollarla ülke kalkınmasında faydalı olabilir. Özel sektörün ekonomik faaliyetlerdeki amacı doğal ve kuvvetli olduğu için, yeni ve uygun yöntemlerin keşfinde, az masrafla daha iyi ürünlerin elde edilmesinde etkili olabilmektedir.

Sağlıklı bir rekabet ortamının kaliteyi arttırdığı bilindiğinden, devlet sadece bu ortamı denetleyici ve kısa vadeli çıkarların, toplumun uzun vadeli maslahatlarını zedelemesini engelleyici bir rol üstlenir, tâ ki çalışanların ve tülceticilerin haklar da zayi olmasın.

İslâm Cumhuriyeti nizamında bu üç sektörün de birlikte var olması, ekonomik faaliyetlerin birbirlerini tamamlayıcı ve eksikliklerini giderici olmalarının önünü açmıştır.

Önemli bir nokta da, devletin ekonomik faaliyet alanının özel sektörü tamamıyla felç edecek ölçüde geniş tutulmamasına dikkat edilmesinin gerekliliğidir. Bu yüzden devlet, iktisadî faaliyetlerinde meclisin onayına muhtaçtır.

III. Vergiler:

İslâm hukukunda zekât ve humus gibi vergiler yer alır, Kur’ân ve Sünnet’te bu vergilerin hükümleri ayrıntılarıyla beyân edilmiştir.

Zekâtın ödenmesi devlet maliyesinin kuvvetlenmesine ve de yoksulların ortalama bir hayat sürmelerine elverecek ortamın yaratılmasına yaramaktadır. Elbette zekâtın ve diğer maddî yardımların asıl faydası, insan ruhunun temizlenmesi ve maddî bağlardan kurtulmasında yardımcı olmasıdır.

Zekât ve humus, belirli orandaki mallardan belirli bir miktarda verilir. Bunlara ek olarak devlet, halktan vergi toplayabilir, tıpkı Anayasa’nın 51’inci maddesinde belirtildiği gibi: “Kanun gereği olmaksızın hiçbir vergi konamaz. Vergi muafiyeti, istisnaları ve indirimi kanuna göre belirlenir.”

 Halkçı rejimlerin temel göstergelerinden biri de, her istedikleri zaman ve durumda halktan vergi toplayamamalarıdır. Bunun için öncelikli olarak Meclis’in onayı gerekir.

Devletin iktisadî teşebbüsleri, bütçenin oluşumuna katkıda bulunmaları dolayısıyla halkın vergi yükünü azaltmaktadır.

IV. Genel Maliye:

Devletin, tıpkı bir şirket gibi gelirleri ve giderleri vardır. Her yılın öncesinde devlet, harcamalarını ve gelir kaynaklarını belirleyip bir layiha olarak Meclis’e sunmalıdır.

Devlet harcamalarını cari, bayındırlık ve yardım kalemleri teşkil eder ki bunlar için yapılan harcamanın gelirleri vergilerden, devlet şirketlerinin kârlarından ve bunun gibi alanlardan elde edilir.

Devletin gelirleri ve harcamaları denk olmalıdır. Bahsedilen harcamalara ek harcamalardaysa Meclis’in onayı gerekir. Devletin bütçesi, iktisadî kalkınma programlarına tâbi olarak düzenlenir. Bu programlar kısa, orta ve uzun vadeli olarak öngörülür ve Meclis’in onayına sunulur. Meclis’in onayından sonra Kalkınma Programı Kanunu adını alır. Dolayısıyla, Meclis, bütçe kanununu onaylarken bunun kalkınma programına uygun olup olmadığına da nezaret eder. Bütçe giderlerinin fazla olması ve bu durumun halli için devletin halkın yükünü arttırma yoluna gitmesi durumunda Meclis, giderleri azaltıp buna göre gelirleri yendien düzenlemeye tâbi tutablilir.

Anayasanın 52’nci maddesine göre: “Ülkenin yıllık genel bütçesi kanunda gösterilen usul üzere devlet tarafından hazılanır ve incelenip onaylanması için Millî Şûrâ Meclisine tevdi edilir. Bütçe rakamlarına her türlü değişiklik de kanunda gösterilen usule bağlı olacaktır.”

53’üncü maddeye göreyse:“Devletin bütün gelirleri genel muhasebe hesaplarında toplanır ve bütün ödemeler kanuna göre onaylanmış bulunan kredi sınırları içinde gerçekleştirilir.”

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:

DENETLEME:

Giriş:

İslâm Cumhuriyetinde denetleme/nezaret işlemi, İslâmî hükümlere ve Anayasa’nın maddelerine dayalı olarak dört biçimde gerçekleşir:

   I.      Devlet organları içersindeki nezaret

   II.      Halkın devlete olan nezareti

  III.      Devletin halka olan nezareti

   IV.      Halkın halka olan nezareti

Anayasanın 8’inci maddesi bu konuda şöyle der:“İran İslâm Cumhuriyeti’nde hayra çağırma, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma, halk içinde fertlerin birbirine karşı ilişkilerinde ve devlet ile halk ilişkilerinde karşılıklı olarak herkese ait bir ödevdir. Bu ödevin şartları, sınırları ve niteliği ise kanunla belirlenmiştir.”

 “Mümin erkek ve kandınlar birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten nehyederler.” (Tevbe, 71)

A. Devlet Kurumları İçersindeki Nezaret (Denetleme):

Güç kullanımı suiistimale yol açabileceği için devlet organları öyle düzenlenmelidir ki her organın gücü bir diğeriyle sınırlandırılmış olsun. Elbette bu sınırlandırma devlet faaliyetlerinin işleyişinde karışıklığa yol açacak boyutlara varmamalıdır.

Devlet organlarının işleyişi bir makinenin işleyişini andırır, makinenin her bir parçasının ayrı bir işlevi olmakla birlikte, bu parçalar sadece diğer parçaların varlığıyla birlikte işlevlerini yerine getirebilirler. Herhangi bir parçadaki bozukluk tüm makinenin işleyişinde aksaklıklara yol açacaktır. Elbette devlet organlarının uyumundan daha çok, bu organların işlevselliği önemlidir, devletin gücü ve imkânları işlerin uzayıp gitmesi yönünde değil, hallinde sarf edilmelidir. Bu yüzden Anayasa’nın 3’üncü maddesinin X’uncu bendi devletin görevlerinden birinin “sağlıklı bir yönetim düzeninin kurulması ve zorunlu olmayan kurumların ilga edilmesi” olduğunu tasrih etmektedir.

İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası, devlet organlarının nezareti için kuvvetler ayrılığı prensibini ve rehberlik kurumunun varlığını öngörmüştür.

1. Rehberin Nezareti:

Rehberlik makamının ümmetin hidayeti ve önderliği şeklinde belirlenen vazifesi, rehbere ülkenin şartlarıyla sürekli ilgilenip devlet organlarının, silahlı kuvvetlerin, televizyon ve radyoculuğun vs Anayasa’da belirlenen ilkelerin ışığında faaliyet gösterip göstermediklerini denetleme salahiyetini vermektedır.

Esasında 57’nci madde yasama, yürütme ve yargı organlarının ümmetin imametinin mutlak velayeti altında olduğunu bildirdiği için Rehber, üç organın faaliyetlerine kayıtsız kalamaz. Bu kuvvetler de Rehberin görüşlerini nazara almakla sorumludurlar.

Anayasa’nın Rehberliğin şartları (ilim ve iman, yöneticilik ve zamanı tanıma, cesaret) konusunda sergilediği titizlik, halkın Rehber’den ülke sorunlarının halli için gayret göstermesini yol açmaktadır. Rehberin nezareti, halkın güven kaynağıdır gerçekte.

2. Yasama Organına Nezaret:

Burada sözü edilebilecek olan hususlar, yasama organı incelenirken ayrıntılarıyla ele alındı. Bu bölümde bazı konulara işaret etmekle yetineceğiz ve yasama organıyla ilgili farklı konulara değineceğiz.

2. I. Araştırma ve Soruşturma Hakkı:

 “İslâmî Şûrâ Meclisi ülke işleriyle ilgili bütün alanlarda araştırma ve soruşturma yapabilir.” (Madde 76)

 2. II. Soru:

 “Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ve bakanların faaliyetleri hakkında soru sorabilirler.” (88. madde)

2. III. Gensoru:

1) “İslâmî Şûrâ Meclisi’ndeki temsilciler gerekli gördükleri konularda bakanlar kuruluna veya bakanlardan herhangi birine gensoru yöneltebilirler” (89’uncu madde, I. fırka)

2) İslâmî Şûrâ Meclisi’nde temsilcilerin en az üçte birinin onayı ile yürütme gücünün icraatı ve ülkenin idarresi hakkında Cumhurbaşkanı için gensoru önergesi verilebilir. Cumhurbaşkanının, gensorusunun verilmesinden sonraki bir ay içerisinde Meclis’te hazır bulunması gerekir. Cumhurbaşkanının cevabından ve temsilcilerin de bu cevaba kabul ve red oylarından sonra, Cumhurbaşkanı için milletvekillerinin 3’te 2’si oranında salahiyetsizlik oyu alındığı takdirde konu rehberlik makamına arz edilir. (89’uncu madde, II’inci fırka)

2. IV. Sayıştay:

Para ve gücün dostlukları çok eskilere dayanır. Birinin varlığı, diğerinin varlığını da gerekli kılmaktadır. Devlet, toplumun geneli üzerinde hükmeden bir kuvvet olduğu için hem en büyük masraf kaynağı, hem de en büyük mal ve hizmet üreticisidır. Her ne kadar devletin ekonomiye dehaleti ülkeden ülkeye değişiyorsa da bu durum aşağı yukarı bütün dünyada aynıdır.

Doğal kaynakların önemli bir bölümü, ağır sanayi ve büyük bankalar devlet mülkiyeti altındadırlar. Devlet bu şekilde mal ve hizmet üretir, ürettiklerini pazara sunar ve karşılığını tahsil eder. Bunlara ilaveten eğitim ve öğretimdeki rolü, yol yapımı, sağlık, iç ve dış güvenlik gibi alanlardaki yatırımları, devleti iş ve mal pazarında önemli bir payın sahibi kılmaktadır. İşte bütün bu nedenlerden dolayı, kamu mallarından suistifade edilmesi tehlikesi her zaman mevcuttur. Bu yüzden devletin bütçesi ve harcamaları Meclis’in onayına sunulur, Meclis bütün bu icraata nezaret eder.

Anayasanın 52’nci maddesine göre: “Ülkenin yıllık genel bütçesi kanunda gösterilen usul üzere devlet tarafından hazırlanır ve incelenip onaylanması için Millî Şûrâ Meclisine tevdi edilir. Bütçe rakamlarında yapılacak olan her türlü değişiklik de kanunda gösterilen usule bağlı olacaktır.”

Bütçenin denetimi için Meclis’e bağlı olan (54’üncü madde) Sayıştay’ın (Divan-ı Muhâsebat) varlığına gerek duyulmuştur. Anayasa’nın 55’inci maddesi Sayıştay’ın vazifelerini şöyle sıralamaktadır: “Sayıştay; bakanlıklar, müessesler, devlet şirketleri ve herhangi bir şekilde ülkenin genel bütçesinden yararlanan kuruluşların bütün hesaplarını kanunun belirlediği usul ile inceler veya denetler. Tâ ki hiçbir masraf onaylanan kredileri aşmasın ve her meblağ tahsil edildiği yere harcasın.

Sayıştay ilgili hesap, senet ve belgeleri kanuna uygun olarak toplar ve her yılın bütçe hesap tesviyesi dökümünü kendi görüşünü de ekleyerek Millî Şûrâ Meclisi’ne tevdi eder. Bu döküm kamuyuna açıklanmış olmalıdır.”

3. Yargı Kuvvetinin Nezareti:

 “Yargı gücü, ferdî ve içtimaî hakların destekçisi, adaleti gerçekleştirme ve kanunların iyi bir şekilde yürütülmesine nezaret etmekle sorumlu bir organdır.” (156’ncı madde)

Halkın, devlet çalışanlarından doğan mağduriyetinin durumunda, mahkemelere başvurma hakkının yanısıra, yargı organı kendi denetlemelerini yapıp gereken işlemleri yürürluğe koymakla mükelleftir. Yargı kuvvetinin denetlenmesi konusunu aşağıdaki başlıklar altında inceleyeceğiz.

3. I. İdarî Adalet Divanı:

Bu konuda daha önce gerekli açıklamalarda bulunmuştuk. Halkın, memurlar, devlete bağlı yönetim birimleri veya tüzükler dolayısı ile olan yakınma, şikayet ve itirazlarını incelemek için İdarî Adalet Divanı tesis edilmiştir (173’üncü madde). Bu divan yasama organına bağlı olarak çalışır.

3. II. Ülke Genel Denetim Kurumu:

Yargı Gücünün idarî görev yerlerinde işlerin iyi yürütülmesi ve kanunların sağlıklı uygulanması konusundaki denetim hakkına dayanılarak “Ülke Genel Denetim Kurumu” adı altında bir örgüt, Yüksek Yargı Başkanı’nın gözetiminde olmak üzere kurulur. Bu örgütün yetki ve ödevlerinin sınırlarını kanun belirler. (174’üncü madde)

3. III. Makam Sahiplerinin Mal Denetimi:

Rehber, Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bunların eş ve çocuklarının servet durumları, hizmetten önce ve sonra yüksek Yargı Başkanı tarafından incelenir ki hakka aykırı şekilde çoğalma olmasın. (142’nci madde)

3. IV. Mahkemelerin Denetimi:

Mahkemeler kanunlara göre hüküm vermek zorundadırlar, fakat bazı durumlarda kanunlar, olaylara tatbik edilebilmeleri açısından yetersiz olabilmektedir. Bu durumda hakimler muteber İslâm kaynaklarına ve büyük fakîhlerin görüşlerine istinaden görüş beyân etmek zorundadırlar. Bu durumdan doğan sorunların aşılabilmesi için Anayasa’nın 161’inci maddesinde şöyle öngörülmüştür:“Ülke Yüksek Dîvânı mahkemelerde kanunların sağlıklı uygulanması, yargı faaliyetinde birlik sağlanması ve kanun gereğince kendisine verilen görevlerin görülmesi amacı ile yüksek yargı başkanının belirlediği ilkelere dayanılarak kurulur.”

 “Hakimin konuda veya hükümde veya hükmün özel olaya uygulanmasında kusuru veya yanılması dolayısı ile bir kimse maddî veya manevî zarara uğrarsa, kusurlu davranış durumunda, kusurlu olan İslâmî ölçülere göre giderim yükümlüsü (zâmin) olur. Bunun dışında zarar devletçe giderilir ve her halükârda suçlananın yasal hakları geri verilir. (171’inci madde)

4. Yürütme Organına Nezaret:

Ekonomik imkânlarının genişliği ve icraî kudretinden dolayı, yasama ve yargı organlrının yürütme organını denetim altında tutmaları şarttır.

Bu denetleme yetkisinin bir kısmı Cumhurbaşkanının uhdesindedir; zira 113’üncü maddeye göre doğrudan Rehberlik makamına bağlı olan konular dışında yürütme gücüne başkanlık etmekle mükelleftir. Elbette denetleme yetkisini haiz olması demek diğer devlet organlarına müdahale etmeye hakkı olduğu anlamına gelmemektedir.

Cumhurbaşkanı, devletin üç organının her birinde herhangi bir kanunsuzluk gördüğünde, bu durumu halka, rehbere ve Meclis’e bildirmelidir. Zira;

 “Cumhurbaşkanı, kanunlarla ve Anayasayla sınırlı olan yetkilerinde millet, Rehber ve İslâmî Şûrâ Meclisi karşısında sorumludur.”(122. madde)

5. Denetim Şurasına Nezaret:

5. I. Yasamanın Denetlenmesi:

Her hukuk devletinde, kanunlar belli bir hiyerarşi içerisinde uygulanır, çatışma durumunda son kararı bir üst kurum verir. Pek çok ülkede Anayasa bu silsilenin tepesinde bulunur, konuların, programların ve uygulamaların yeri Anayasa’dan sonra gelir. İran İslâm Cumhuriyeti’nde de Anayasa bu hiyerarşinin başında bulunmakla birlikte iki nedenden dolayı İslâmî hükümler Anayasa maddelerinin önüne geçmektedirler. Birinci neden Anayasa’nın kendisinin kanunların İslâmî hükümlere dayalı olmasının gerekliliğini tekid etmiş olması ki bu bazı ülkelerin kendi devrimlerine ve ideolojilerine atıfta bunmalarına benzer (Örneğin Fransa’da insan hakları beyânnamesi gibi). İkincisi ise İslâm İnkılâbı’ndan sonra yapılan referandumda halkın %98’inin İslâm Cumhuriyeti’ne müspet oy vermesidir. Böyle bir Anayasa’da İslâmî hükümlere mugayir kanunların bulunmaması olması gereken durumdur.

İran İslâm Cumhuriyeti’nde, “İslâmî Şûrâ Meclisi’nin onayladığı kararların İslâm ahkâmı ile Anayasa’ya aykırı olmamasını temin ederek İslâm ahkâmı ile Anayasa’nın korunması amacı ile Denetim Şûrâsı adı altında aşağıda belirtilen şekilde bir şûrâ kurulur.

1) Zamanın icaplarına ve günün sorunlarına vâkıf ve âdil fakîhlerden altı kişi. Bunların seçimi Rehberlik Makamı tarafından yapılır.

2) İslâmî Şûrâ Meclisi’ne takdim edilen, hukukun çeşitli branşlarında uzman Müslüman hukukçular arasından İslâmî Şûrâ Meclisi’nin oyu ile seçilecek altı kişi (91’inci madde). 93’üncü maddeye göreyse: “Milletvekillerinin seçim mazbatalarının kabulu ile Anayasayı Koruma Şûrâsı üyelerinden hukukçu altı kişinin seçimi hariç, Anayasayı Korumu Şûrâsı olmaksızın Millî Şûrâ Meclisi’nin kanunî  geçerliği yoktur.”

 “Şûrâ Meclisince kabul edilen kanunların ve kararların İslâm ahkâmına aykırı olmadığının belirlenmesi, Anayasayı Koruma Şûrâsı fakîhlerinin ekseriyeti; Anayasa’ya aykırı olmadığının tespiti ise Anayasayı Koruma Şûrâsı’nın bütün üyelerinin çoğunluğu ile olur.”(96’ncı madde)

Millî Şûrâ Meclisince kabul edilen kanunlar ve mevzuatının tamamının Anayasayı Koruma Şûrâsı’na gönderilmesi gerekir. Anayasayı Koruma Şûrâsı, kendine ulaştığı tarihten itibaren en fazla on gün içinde bu kanunları İslâm esaslarına ve Anayasa’ya uygunluğu yönünden incelemekle ve aykırı gördüğü takdirde tekrar görüşülmek üzere Meclis’e iade etmekle vazifelidir. Bu haller dışında Meclisçe kabul edilen kanun ve mevzuat icra edilebilir.

 “İslâmî Şûrâ Meclisi’nin onayladığı kanunları Denetim Şûrâsı Anayasa’ya aykırı olduğuna veya şer’î sınırlara uygunsuzluğuna kanaat getirirse rejimin menfaatleri doğrultusunda Meclis, Denetim Şûrâsını kanun maddesinde zikredilen hususlar ve ödevler ile Rehberin tekrar incelenmesi için geri gönderdiği konularda tatmin edemiyorsa, Rehberin emri ile Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi teşekkül eder. Konseyin geçici ve daimî üyeleri Rehberlik makamı tarafından tayin edilir. Konseyin aldığı kararlar Konsey üyeleri tarafından tasvip edilir, hazırlanır ve Rehberlik makamının onayına sunulur.” (112’nci madde)

5. II. Anayasanın Yorumlanması:

Kanun ibareleri ne kadar açık olursa olsun bazı durumlarda, kanunun kapsamı konusunda şüphe doğabilmektedir. Bazen de ibarelerin anlaşılması bile sorun olmaktadır. Her iki durum da kanunların anlaşılması, belirsizliğin giderilmesi için bir mercinin varlığını zorunlu kılmaktadır. Bu işleme “kanunun izahı” adı verilir. Kanunun izahı için üç mercinin varlığı öngörülmüştür.

I. Kanun koyucu: Kanunun en iyi açıklayıcısı kanun koyucudur. Zira o ibarelerin anlamını diğerlerinden daha iyi bilmektedir.  Bu yüzden Kanun koyucunun izahı, kanunun kendisine denktir.

II. Hakim: Hakim her ne sebeple olursa olsun hüküm vermekten kaçınamaz. Dolayısıyla, belirsizlik durumunda kanunu yorumlama yönüne gitmekten başka çaresi yoktur. Bir hakimin yorumu, başka hakimler, hatta kendisi için bile bağlayıcı değildir. Yalnızca Yüce Dîvân’ın üzerinde ittifak ettiği yorumlar bağlayıcılık arzederler.

III. Hukukçu: Görüş sahibi hukukçular da hukukî eserlerinde kanunları izah edebilirler. Bu yorumların icraî ve kanunî bir bağlayıcılığı olmamakla birlikte fiilî olarak hakimler ve kanun koyucu için yardımcı olmaktadırlar.

Kanunların yorumlanmasında edebî kurallardan, tarihsel, mantıksal ve bilimsel verilerden yararlanılır. Örneğin yaşam alanı ilgili bir kanun vazedilecekse çevrebilimle ilgili verilerden de yararlanmak zorunludur.

Yukarda söylediklerimizin ışığında, Anayasa’nın yorumlanmaya ihtiyacı olması durumunda ne yapılacağı sorusunun cevaplandırılması zorunlu olmaktadır. Anayasayı yürürlüğe sokan merci süreklilik arzetmediği için, yorumlamayı gerçekleştirecek başka bir mercinin varlığı gerekmektedir.

Diğer ülkelerde Anayasa’nın yorumlanması yüksek Mahkeme veya Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarca gerçekleşmektedir. İran İslâm Cumhuriyeti’ndeyse Anayasa’nın tefsiri, üyelerinin dörtte üçünün onayının olması şartıyla Anayasayı Koruma Şûrâsı’nın sorumluluğundadır. (98’inci madde)

Anayasa’nın yorumlanmasında, saydığımız bilimlerin ve disiplinlerin yanı sıra, Anayasa’ya yön veren temel ilkeler de göz önüne alınmalıdır. Örneğin Eski Sovyetler Birliği’nde Anayasa Marksizmin ışığında yorulmanırdı. Bugün Fransa’da Anayasa İnsan Hakları Beyânnamesi’ne göre yorumlanmaktadır. İran İslâm Cumhuriyetinde ise İslâm ahkâmı ve akaidi temel referanstır.

5. III. Seçimlerin Denetlenmesi:

Ülkede pek çok seçim yapılmaktadır ve bu seçimlerin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesine nezaret edecek bir kurumun varlığı zorunludur. Bu kurum prensip olarak üç organının birinin cüzü olmamakla birlikte kanunî yetkiyi taşıyabilmesi için bir devlet kurumu olmalıdır ve icra organları bu kurumun denetlemesine tâbi tutulmalıdırlar.

Denetleme Şurası’nın görevleri Rehber’in, Uzgörürler Kurulu’nun, Cumhurbaşkanının ve İslâmî Şûrâ Meclisi’nin seçimlerine nezaret etmek ile referandumları denetlemektir. (99’uncu madde) Bu, Fransa’daki Anayasa Şûrâsı’nın durumuna benzemektedir.

5. IV. Cumhurbaşkanının Salahiyetinin Teyidi:

Cumhurbaşkanlığı makamına, önemine binaen ancak şu özelliklere sahip kişiler gelebilirler: İran asıllı ve İran vatandaşı, tedbir sahibi ve idareci, sabıkası temiz, güvenilir ve takvâ sahibi olmalı, ayrıca İslâm Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmî dininin temel ilkelerine inanmalı (115’inci madde) ve Denetleme Şûrâsı’nın onayını almalıdır (110’ununcu maddenin IX’uncu fıkrası)

5. V. Diğer Görevler:

Anayasa, Denetleme Şûrâsı için şu vazifeleri de öngörmektedir. Örneğin, “Olağanüstü şartlarda, ülke güvenliğinin gerektirdiği takdirde Meclis’in kapalı oturumlarında kabul ettiği hususlar yalnızca Denetim Şûrâsı’nın hazır bulunması durumunda kabul edilir.” (69’uncu madde) “Cumhurbaşkanının yemin töreninde hazır bulunur.” (121’inci madde)

 “Savaş durumunda, Cumhurbaşkanının önerisi ve Meclis’in de onayıyla seçimlerin durdurulması için Denetim Şûrâsı’nın tasvibi gerekir.” (68’nci madde) Ayrıca, Anayasayı Düzenleme Şûrâsı’nın da uzvudur. Denetleme Şûrâsı (177’nci madde) ve Yeni Rehberin seçimi süresince oluşturulan Rehberlik Şûrâsında, Denetleme Şûrâsı’nın fakîhlerinden biri yer alır. (111’inci madde)

B. Milletin Devleti Denetlemesi:

Devletin sorumluluğunda olan işlerin tümü, gerçekte millet tarafından devletin uhdesine bırakılmış vazifelerdir. Bu durumda millet, işlerini aralarındaki bir sene de binaen (Anayasa) bir müstahdeme (devlet) bırakan kişi durumundadır.

Devlet mekanizması ne kadar güçlü ve adil olursa olsun, milletin denetim zorunluluğu gerekliliğinden bir şey kaybetmez. Zira:

I. Ülke sorunlarının çözüm yollarının tümü devletin öngördüğü şekilde olmayabilir. Halkın içersinde bu sorunların kökenine ve çözüm yollarına vâkıf uzman kişiler bulunmaktadır her zaman.

İlmî araştırma merkezleri, siyasî ve toplumsal mahfiller, partiler, sendikalar ve kamuoyu, devletin işleyişinde faydalı olabilecek olan pek çok fikrin kaynağı olabilirler.

Her hükümet, halkın beğenisini ve rızâsını kazanabilmek ve siyasî rakiplerince elenmemek için, kamuoyunun görüşlerini göz önüne almak zorundadır. Rekabet ortamının bulunmaması durumunda bile, İslâmî açıdan hükümet etmek ilâhî bir sorumluluk olduğu için, yöneticiler bu sorumluluğun ifasında halka vefa göstermeleri gerektiğini bilirler.

II. Tarihsel tecrübe ve insanın kendi nefsine olan tanıklığı da göstermektedir ki insan, kendisini denetleyen bir güç olmaz ise, hata yapmaktadır ve bunun zararı sadece fertlere değil topluma da dokunmaktadır.Güç, her zaman suiistimal edilmeye müsait bir konudur ve halkın denetlemesi bu kötüye kullanımı engellemede zorunludur.

III. Halkın nezaret sürecinde faal olması, siyaset, kültür ve iktisat alanlarında daha geniş bir katılım göstermelerine, dolayısıyla millî meselelere ve beraberliğe daha duyarlı, özgüvenleri gelişmiş insanlar olmalarına elvermektedir.

İslâm’da ümmetin her ferdine, diğer dini emirlerden daha büyük bir önemi olan, “iyiliği emredilip kötülüğü engellenme”yi zorunlu kılmıştır. Bu dinî teklifin alanı, bütün bu saydığımız nezaret türlerini de kapsamaktadır. Bu alan o kadar geniştir ki bir makale yazmaktan bir film çevirmeye, bir partinin kurulmasından sâlih bir kişinin seçilmesi için oy vermeye dek tüm faaliyetleri içermektedir.

İnsanları iyiliğe çağırıp kötülükten menetmek, sadece dille, yazıyla ve diğerlerini buna mecbur etmeyle sağlanmaz. En etkili yol kişinin bizzat kendi hayatıyla örnek olmasıdır. Bu yüzden İmam Sâdık (as): “İnsanları iyiliğe, dillerinizin ötesinde çağırın.” buyurmuştur.

Devlet başkanı tüm bunlara uyarak iyi ahlak, insaf ve israftan kaçınma üzerine bina edilmiş bir yönetim biçimi sergilerse eğer, bu durumu tüm devlet çalışanları ve halk için güzel bir örneklik arzedecektir. Yok eğer böyle davranılmaz da halkın hakları zayi edilir, zulüm yoluna gidilirse, halkın ayaklanma hakkı doğar. Her ne kadar Anayasa’da böyle bir haktan açıkça sözedimemişse de, Anayasa İslâmî ilkelere dayandığı ve İslâm’da da zulme başkaldırmak vacip olduğu için, halkın müçtehitlerin teyidiyle ve bir önderin liderliğinde başkaldırması sadece bir hak değil, aynı zamanda da bir zorunluluk olacaktır. Tıpkı vaktiyle İran halkının İmam Humeynî’nin önderliğinde kıyam ettiği gibi.

İmam Hüseyn (as) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Resulullah (saa) buyurmuştur ki eğer bir Müslüman Allah’ın haramlarını helâl kılan ve ilâhî ahde bağlı kalmayan, Peygamber’in sünnetine muhalefet eden ve Allah’ın kulları arasında günah yolunu tutan zorba bir sultanla karşılaşır ve amel ve dil ile ona karşı çıkmazsa, Allah o kişiyi o sultanın azabına duçar eder.” (Taberî Tarihi’nden Nakleden Dr. Muhammed Haşimi, İran İslâm Cumhuriyeti’nde Temel Halklar, 228)

C. Devletin Halka Nezareti:

İslâmî hükümet, halkı Allah’ın rızasını kazanacakları yollara çağırmak ve toplumda İslâmî hükümleri yaygınlaştırmakla mükelleftir.

Devletin mahiyetinin, halkın kültürüne olan etkisi açıktır, eğer yöneticiler takvâ sahibi kişiler olurlarsa bu durum, doğrudan veya dolaylı olarak toplumun ahlâkını ve kültürünü olumlu yönde etkileyecektir.

İmam Ali (as) hilafet döneminde o derece sade bir hayat sürüyordu ki üzerindeki elbise hizmetçisinin elbisesinden daha ucuzdu, ayakkabısı yamalı idi ve devletin kandilini bile şahsi işleri için kullanmıyordu. İmam Humeynî’nin asrımızdaki sade yaşantısı da bütün dünya liderleri için örnek olacak mahiyettedir.

Anayasa’da ahlâkî erdemlerin olgunlaştırılması ve genel bilgi düzeyinin, başından ve toplu haberleşme araçlarından ve diğer araçlardan sağlıklı biçimde yararlanılarak her alanda yükseltilmesi devletin görevlerinden sayılmıştır. (3’üncü madde)

İran İslâm Cumhuriyeti’nde idarecilerin başarılı yöneticiler olmaları yeterli görülmez, idareciler halkın dertleriyle dertlenmeli, aşkla vazifelerini yerine getirmeliler. Böyle kişilerdir sadece kanunî görevlerini yerine getirmekle kalmaz, halkın salahı ve selameti için ellerinden geleni ardalarına koymazlar.

D. Milletin Millete Nezareti:

Milletin liyakati, bilinçli ve faal oluşu, yine milletin bağrından doğan devlet kurumunun da liyakat sahibi olmasına, halkının sorunları karşısında duyarlı yaklaşımlar geliştirmesine olanak sağlar.

Kur’ân-ı Kerîm’de, hiçbir toplumun şartlarının, o toplum kendi halini değiştirmedikçe, Allah tarafindan değiştirilmeyeceği bildirilmiştir. (Rad, 11) Bu değişim, yalnızca, halkın toplumsal sahnede ciddi olarak yer alması, hayatın maddî ve manevî eksikliklerini ve olumsuzluklarını düzeltme yolunda etkin bir çaba göstermesi durumunda gerçekleşebilir.

 İnsanların, toplumlarında cereyan eden olaylar karşısında kayıtsız kalmaları, İslâm’da şiddetle kınanmıştır, öyle ki Peygamberimiz (saa) “Müslümanların işlerini düşünmeden bir günü geçiren kimse Müslüman değildir.” buyurmuştur. (Bihâru’l-Envâr, LXXVII, 164). Kur’ân-ı Kerîm’de, yalnızca iman edip salih ameller işleyenler ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerdir hüsranda olmaktan istisna edilirler. Anayasa’nın 8’inci maddesinde de şu ayet nakledilmiştir: “Mümin erkek ve kadınlar, birbirlerinin velileridirler, iyiliği emrederler ve kötülükten sakındırırlar” (Tevbe, 71).

Halk kendi özgürlüğünü korumaz ise, istibdadın boyunduruğu altına girmesi kaçınılmaz olur. Ülke ve dünya meseleleriyle ilgili bilgisini arttırmazsa geriye gidecek, ne ferdî hayat şartlarını, ne de toplumsal şartları değiştirebilecektir.

Halk, kültür, siyaset ve toplumla ilgili bütün alanlarda faal olmalı, milletin bütün fertleri duyarlı ve etkin kılınmalıdır. Milletin arasında bir grup seçkin, uyanık insanın var olması yeterli değildir. Bu kişilerin toplumun önderliği misyonunu üstlenip halkın toplumsal bilincini arttırmak için gayret göstermeleri de gerekir. İslâm’da, bilgisini halktan esirgeyen, toplumsal inhiraflar karşısında sessiz kalmayı tercih eden âlimler kınanmıştır.

E. Denetleme Aygıtları:

Milletin nezaret için kullanabilecekleri araç ve yöntemler, Anayasanın 3, 24, 26, 27 ve 175’inci maddelerinde şu şekilde açıklanmıştır:

1. Toplu İletişim Araçları:

Toplu haberleşme araçları gazeteleri, dergi ve kitapları, radyo ve televizyon kanallarını içerir Anayasa’nın 3’üncü maddesinin II’nci fıkrası devletin vazifelerini sıralarken “Genel bilgi düzeyinin, basından ve toplu haberleşme araçlarından ve diğer araçlardan sağlıklı bir biçimde yararlanılarak her alanda yükseltilmesi”ni de saymıştır. Bu durumda, bilgi düzeyinin yükseltilmesi halkın hakkı olmaktadır. Devletin bu görevini görmezden gelmesi durumunda halk uygun bulduğu her yöntemle bu açığını giderme yollarına tevessül edebilir.

Toplu haberleşme araçlarının faydalı olması için gereken en önemli şart, özgür olmalarıdır. Bu özgürlük Anayasa’nın 24’üncü maddesinde şu şekilde tasrih edilmiştir: “Basın ve yayın, İslâm’ın temel ilkelerini veya kamunun hukukunu ihlâl etmedikçe, konuları açıklamada serbesttirler. Bunun ayrıntılarını kanun belirler.” 

Yerinde de açıklandığı üzere, İslâm’a muhalefet etme bahanesiyle devletin basın özgürlüğünü sınırlandırmasının önüne geçmek için 168’inci madde, basın suçlarının soruşturmalarının alenî ve jürinin hazır bulunmasıyla adliye mahkemelerince gerçekleştirilmesini öngörmüştür. Fakat tüm diğer haklarda olduğu gibi, basın özgürlüğünün de gerçek sigortası, halkın toplumsal sorunlar karşısında etkin ve duyarlı olmasıdır.

Teknolojinin gelişmesi, hem bilginin niceliksel artışını sağlamış, hem de bu bilgiye erişimi kolaylaştırmıştır. Günümüzde devletlerin halkın bilgilenmesini engellemeleri de öyle kolay değildir. Artık, devletlerin halkın bilgiye ulaşma çabasına yardım etmekten başka yapacağı bir şey kalmamıştır.

 Anayasa’da, radyo ve televizyonun devletin tekelinde olduğu belirtilmektedir (44’üncü madde). Fakat, “İran İslâm Cumhuriyeti Radyo Televizyon Kurumu Başkanı’nın atanması ve azli Rehberlik makamınca yapılır, Cumhurbaşkanı, Yüksek Yargı Başkanı ve İslâmî Şûrâ Meclisi temsilcilerinden oluşan (her birinden bir kişi) bir konsey tarfından denetlenir.”

Radyo ve televizyonda ifade özgürlüğü, İslâmî ölçülere uymak ve ülke yararına olmakla sınırlandırılmıştır.” (175’inci madde)

Basın ve medya özgürlüğü kavramı, yeni sömürgeciliğin elinde, kendi kültürünü ve isteklerini diğer ülkelere dayatmada aracı olma rolüne bürünmüştür. Toplu iletişim araçları, değişik kültürlerden istifade edilebilmesinin önünü açmada çok etkili olmakla birlikte, siyasî, iktisadî ve kültürel yönden güçlü kişilerin ve grupların manipülasyon yetenekleri yüzünden, kültürler ve milletler arasında oluşturulan pek çok anlaşmazlığın da nedeni olabilmekteler. Bu durum, uluslar ve devletler arasında işbirliği ve birbirini anlama yönünde etkin çabalar içersinde olma gerekliliğini aşikâr kılmaktadır.

Yeni teknolojilerin bunca geliştiği günümüzde, İslâm devletinin halkın bilinç ve bilgi düzeyini yükseltme ve Radyo ve Televizyon Kurumu’nu çağdaş ölçülere uygun bir şekilde yönetme sorumluluğu daha fazla önem kazanmıştır. Elbette millet, devletin girişimleriyle yetinmemeli, basın yayın alanında etkin olup yeni koşullar altındaki İslâmî bir hayatın şahitliğini sunmalıdırlar.

2. Siyasî Teşkilatlar ve Diğerleri:

Toplumsal hayat sahnesinde faal bir rol oynamak için, siyasî, iktisadî ve kültürel kurumların varlığı kaçınılmazdır. Bu kurumlar üyelerini gerekli bilgilerle donatır, dağınık güçleri aynı hedef doğrultusunda birleştirirler. Bu şekilde bulundukları ortamda kalıcı olumlu izler bırakıp yapılabilecek olan hataların önünü almış olurlar. Ayrıca, devlet kadrolarına sorunların çözümü için önerilerini sunarlar.Hükümetler parti, dernek ve diğer kuruluşlar karşısında hassastırlar. Bu baskı gruplarının eleştirilerini dikkate alırlar, aksi takdirde siyasî rakiplerince tasfiye edilmeleri söz konusudur. Anayasa’nın 26’ncı maddesinde bu teşkilatların yasallığı vurgulanmıştır.

3. Şûrâlar:

Anayasa’nın 7’inci faslında, 100’üncü maddeden 106’ncı maddeye dek şûrâlar konusu ele alınmıştır. 100’üncü maddeye göre: “Toplumsal, iktisadî, bayındırlık, sağlık ve diğer kalkınma faaliyetlerine ilişkin programların halkın işbirliği ile süratle yürütülmesi için mahalli zorunluluklar göz önünde tutularak her köy, bucak, ilçe, il veya eyalette, üyelerini o bölge halkının seçtiği ve köy, bucak, ilçe, il ve eyalet şurası adını taşıyan bir şûrânın denetimi sağlanacaktır.”

Halkın kanunî teşekküllerde yer almak suretiyle kendi işlerini doğrudan doğruya denetlemesi durumunda, devletçe atanmış müdürlerin bu kişilerle işbirliği yapıp görüşlerini dikkate almaktan başka çaresi kalmaz, bu şekilde devlet-halk yakınlaşması da sağlanmış olur.

4. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Yapma:

27’nci maddeye göre, İslâm’ın temel ilkelerini ihmal etmeme şartı ile silah taşınmaksızın yapılacak her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü meşru kılınmıştır. Yani sadece İslâm’a aykırı olma durumunda devlet bu gösterileri yasaklayabilir, başka hiçbir bahaneyle devletin bu alana müdahalesi söz konusu olamaz.

Toplantı ve yürüyüş yapma düşeyindeki bir eylem halkın itirazının şiddetini, taleplerinin kanunî organlarca (Meclis, Cumhurbaşkanlığı vs) yerine getirilmediğini gösterir. Halkın büyük çoğunluğunun katıldığı bu türden bir itirazı her devlet dikkate almak zorundadır. Bunu yapmaz veya daha kötüsü şiddetle karşılık verirse, bir devrim kaçınılmaz olabilir. İran halkının İslâm inkılâbı ile sonuçlanan itirazları tam da bu cinsten idi.

İran halkı, inkılâbın zaferinden ve İslâm Cumhuriyeti nizamının tesisinden sonra da pek çok kez, meydanları doldurarak inkılâbın hedeflerine olan bağlılıklarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir.

Çeviren:Ozan Kemal Sarıalioğlu

_______________

 [1] Aksi ispatlanmadıkça suçsuz sayılmak (ç.n.).

 [2] Bkz: Vesâilü’ş-Şîa, XXVII, 17.

 

 



تعداد بازدید:  2218